Öncelikle belirtmek isterim ki bu eser sahiden okuması, anlaması zor bir eserdi. Hesse'nin kıymetli kalemini her zaman çok besleyici ve normalden uzak seviyede anlam taşıyan bir kalem olarak görmüşümdür. Fakat bu eseri, bugüne dek okuduğum eserlerinin arasında en ağırıydı. Hatta öyle ki artık son yüz sayfada beynimin geriye kalan hücrelerinin alev aldığını, gecenin bir vakti evin içerisinde koşturduğumu belirtmeliyim. (Her yiğidin yoğurt yiyişi... :d)
Şakayı bir kenara bırakacak olursam, Bozkırkurdu aslında bir roman gibi başlayıp gittikçe insanın kendi içinin içine doğru açılan bir yarığa dönüşüyor. Dışarıdan bakınca Harry Haller’ın yalnızlığı, toplumla uyumsuzluğu, “iki dünya arasında sıkışmış bir adam” hali var gibi duruyor ama mesele çok daha derin: insanın kendi içindeki parçalanmışlıkla yüzleşmesi.
Harry, hem medeniyetin düzenine uyamayan bir “bozkırkurdu”, hem de o düzeni özleyen, ince zevkleri olan bir insan. Bu ikilik onu sürekli kendine yabancılaştırıyor. Hesse çok ince bir konuyu ele almış bulunuyor yine: “Sen sandığın kadar tek parça değilsin. Pek çok parçan, pek çok benliğin var.” Ve bu düşünce roman boyunca yavaş yavaş insanın boğazına oturuyor. Sonlara doğru da iyice boğazını sıkıp sizi boğmaya çalıştığına yemin edebilirim ama neyse.. :d
Bütün bunların yanında romanın en rahatsız edici tarafı şu oluyor: Hesse sana bir çıkış kapısı göstermiyor. “Şuradan kurtul” ya da “bunu yaparsan iyi olursun” gibi bir rehberlik yok. Daha çok seni bir odaya kapatıp ışığı açıyor ve “bak bakalım burada ne görüyorsun” diyor. Ve insan bazen o ışığı görmek istemiyor açıkçası. Harry’nin asıl trajedisi de burada büyüyor zaten. Parçalanmış olması değil.. o parçaları birleştirmeye çalışırken kendini tek bir kalıba zorlaması. Bir yanıyla insan, bir yanıyla kurt, bir yanıyla da ikisine de yetemeyen bir bilinç hali.. Ve bu sıkışmışlık hali roman boyunca giderek daha keskin bir şeye dönüşüyor.
“Sihirli Tiyatro” kısmı ise bence romanın zirvesi değil, adeta kırılma noktası. Orada artık Harry’nin hikâyesi olmaktan çıkıp insan zihninin katman katman soyulmasına dönüşüyor. Gerçeklik dediğin şeyin ne kadar oynak olduğunu tokat gibi yüzüne çarpıyor Hesse. Bir anda hem izleyen hem yaşayan oluyorsun, sınır kalmıyor.
Sonunda bize kalan ise: İnsan dediğin şey sabit bir kimlik değil, sürekli çatışan parçaların geçici bir dengesi. Mühim olan mesele bu parçaları susturmak değil, hepsinin var olmasına izin verebilmek..