Adı:
Bozkırkurdu
Baskı tarihi:
Mart 2003
Sayfa sayısı:
218
Format:
Karton kapak
ISBN:
9789750805561
Kitabın türü:
Orijinal adı:
Der Steppenwolf
Çeviri:
Kâmuran Şipal
Dil:
Türkçe
Ülke:
Türkiye
Yayınevi:
Yapı Kredi Yayınları
"Bozkırkurdu'nun, deneysel cesaret anlamında Ulysses'ten aşağı kalmayan bir yapıt olduğunu söylemeye gerek var mı? Bozkırkurdu, okumanın ne demek olduğunu uzun zamandır ilk kez hatırlattı bana."
-Thomas Mann-

"Harry kendi içinde bir 'insan' bulur, düşüncelerden, duygulardan, uygarlıktan, dizginlenmiş ve yüceltilmiş doğadan kurulup çatılmış bir dünyadır bu; ayrıca, bir 'kurt' bulur içinde, içgüdülerden, vahşilikten, acımasızlıktan, yüceltilmemiş, yontulmamış doğadan bir dünya bulur. Varlığının böyle açık seçik ikiye ayrılmasına, birbirine düşman iki yarıma bölünmesine karşın, yine de kurt ile insanın bazı mutlu anlarda birbiriyle kardeş kardeş geçindiğini görür."

Uçarı bir "yaşam" insanı olmaya kalkışan katıksız bir "düşün" insanının, bu ikilemin gelgitleriyle oradan oraya savrulan yalnız bir ruhun, Bozkırkurdu'nun hikayesi. Aydın geçinenlerin, bildikleriyle büyüklenenlerin, bilmediklerini küçümseyenlerin, bunu yaparken -bilinçli ya da bilinçsiz- yaşamı kaçıranların yüzüne inen bir tokat.
(Arka Kapak)
Bozkırkurdu’nu okumak, kitabı okuyan okur nezdinde en hafif tabiri ile bir ayrıcalık olacaktır. Tabi ki bu benim düşüncem. Son zamanlarda okuduğum en zor kitaplardan biriydi diyebilirim. Çoğu cümlesini hatta çoğu paragrafını kaç defa tekrar tekrar okuduğumu sayamadım. Bu demek değil ki Hesse’nin karmaşık ve anlaşılmaz bir dili var. Açıkçası dili sade ve anlaşılır (Konu yazımın diline gelmişken bahsetmeden edemeyeceğim, kitabın çevirisinde bulunan Kamuran Şipal’e saygı duymamak elde değil. O uzun cümleleri öylesine uyumlu ve anlamlı çevirmek! Takdire şayan.) ancak cümlelerin arasında gizli olan felsefeyi alttan alta almak veya alabilmek sanıyorum ki okur nezdinde en zor olan kısımdı.

Bana göre, Hermann Hesse bu kitabında oldukça farklı ve ufak kurgular yaratması ile ne kadar büyük bir yazar olduğunu kanıtlamıştır. Kurgu ufak ama okur için sarsıcı niteliktedir. Kurguladığı zaman ve mekan da usta yazar Goethe ile ana karakterini karşılaştırarak ortaya çıkardığı diyalogla zekasını okura resmetmeyi de es geçmemiştir. Ana karakterin Goethe ile yaptığı söyleşisinden bir alıntı yapmazsam incelemeyi eksik kabul ederim; “Delikanlı sen yaşlı Goethe’yi çok fazla ciddiye alıyorsun. Ölüp gitmiş yaşlılar ciddiye alınmamalıdır. Sana bir sır vereyim mi, ciddilik zamana aşırı değer verilmesinden kaynaklanır. Yaşamda zaman diye bir şey aranmaz; sonsuzluk dediğimiz yalnızca bir an’dır, bir şakanın yer alacağı kadar uzun bir süre yani.”

Kitabın konusu oldukça ilginç, ana karakter Bay Harry’nin başlarda kuruntu haline getirdiği çift kişilik kavramı. Bu kişiliklerden birisi insan, bir diğeri ise hayvan benzetimi yaptığı Bozkırkurdu’dur. Tüm kitap boyunca içerisinde barındırdığı bu kişiliklerin, bulunduğu davranışlarda etkili olduğunu savunan Harry’nin sonraları bana göre rastlantı olmayan bazı olaylar neticesinde farkına vardığı çıkarımı kitaptan alıntılamak isterim. “Harry’nin bir ya da iki ruhu olduğuna inanması bir kuruntudur yalnızca. Çünkü her insan bir değil, on ruhtan, yüz ruhtan, bin ruhtan oluşur. Düşünce alanında Harry yüz yaşında; dans alanında ise, dünyaya geleli yarım gün bile olmamış bir bebek gibidir.”

Kitapta oluşturulan kurgu üç farklı anlatıcı tarafından okura sunulmaktadır. Bunlardan ilki Harry’nin ev sahibesinin yeğenidir. Başlarda yakın bir bağ kuramayan bu adam sonraları Harry’i merak eder ve hatta seven bir yan karakter olarak anlatımı güçlendirir. Harry evden taşındıktan sonra odada kalan müsveddeler üzerinden ilk anlatım okuyucu ile buluşturur. İkinci anlatıcı ise Harry’nin kendisidir. İkinci anlatıcının anlatımında sıklıkla Harry’nin çift kişilik kuruntularına şahit olmanın yanında Burjuvaziyi eleştirirken onların hayat tarzlarından uzak kalamadığının da anlatıldığını görürüz. Son anlatıcı ise Harry’nin sokakları arşınladığı esnada karşısına çıkan esrarengiz Tiyatro yapısından çıkan adamın verdiği Bozkırkurdu İncelemesidir. (Bana göre anlatımı ve anlaması en zor olan kısımdı.)

Kitabın sonlarına yaklaştıkça bir okur olarak, kurgunun nasıl ilerleyeceğini ve nasıl sonlanacağını asla kestiremedim tabi bunun yanında bazı karakterlerin gerçekten var olup olmadığı konusunda ciddi şüphelerim ve kanıtlarım (kitaptan yakaladığım bazı cümleler) var ama spoiler olmaması açısından daha fazla detaya girmeyeceğim.

İncelemenin en başında da yazdığım gibi bir okur olarak ayrıcalık edinmek adına bu kitabı okumak Hermann Hesse ile tanışmak benim nezdimde gerekli bir eylem. Üzerine yazılacak, konuşulacak çok fazla şey var ancak incelemeyi daha fazla da uzatmak istemediğimden burada noktalamak istiyorum. Okuma kararı alacak olan herkesi zamandan ve bulunduğu mekândan soyutlayıp Hermann Hesse’nin zihnine davet ediyor ve keyifli okumalar diliyorum.
Bozkırkurdu okul yıllarında öfleye pöfleye okumaya çalıştğım bir kitaptı. O zamanlar da revaçtaydı Herman Hesse şu anki gibi. AFA yayınları diye hatırlıyorum, bütün kitaplarını basmıştı. Sidharta'yı okuduktan sonra elime almış ama sıkılmıştım kitaptan. Paul Muad'dib Beyin #25515888 yorumundan sonra tekrar aklıma geldi ve açtım kapağını. Hiçbir şey hatırlamıyormuşum gerçekten de.

Kitabın başı Tutunamayanları hatırlattı bana. Ondaki gibi ikinci elden anlatılan bir hikaye. İlk önce kahramanımız olan Harry Heller'in (Hermann Hesse'yi andırıyor evet, yazar bunu saklamaya kalkmamış) evsahibinin yeğeninin gözünden inceliyoruz bu karakteri, yani bozkırkurdunu. Daha sonra Herman Heller'in notlarını okumaya başlıyoruz. Arada kendisine verilen bir broşür var "Bozkırkurdu Üzerine İnceleme" diye. Bir 20-30 sayfa bu psikoolojik tahlillerle dolu incelemeyi okuyoruz. Çoğu kimse için burası kitabı bırakma yeri. Ama kitabın da içerik olarak en doyurucu bölümü aynı zamanda. Daha sonra okuyacağımız 150 sayfalık macerada da Hermine (Evet bu da Herman'a benziyor) Maria ve Pablo üzerinden bozkırkurdunu incelemeye devam ediyoruz. Bazı şeyler fark ediyoruz ara sıra, sonra bunların zaten baş tarafta verilen inceleme içinde anlatıldığını fark ediyoruz.Sona doğru herşey karışıyor ve kitap bitiyor:) İsterseniz detaylı olarak bakalım elli yaşına merdiven dayamış Harry Heller'in hikayesine.

Böyle bir eser için spoiler ibaresini kullanmak ne kadar doğru olur bilmiyorum. Bu belki de Raskolnikov'un cinayet işleyeceğini söylemek gibi bir şey. Ama yine de, içerik hakkında bilgi edinmek istemeyenlerin bundan sonrasını okumaması gerektiğini söyleyebilirim. Bozkırkurdu Harry Heller'in kendisine biçtiği karakter. Eşinden boşanmış, yaptığı seçimlerle kariyerinde düşüş yaşamış birisi Herman. İçinde iki kişilik var kendisine göre. Birisi orta sınıf burjuvazisinden kopamayan, gerektiğinde kibar ve uyumlu olabilen, ayakları sağlam bir şekilde basan insan kısmı. Öbür kişilik ise diğerinin sahteliklerinden tiksinen, özgürce dolaşmak, istediğini yapmak, toplum normlarına boşvererek sınırsız bir özgürlüğe sahip olmak isteyen, belki de su üzerinde yürüyen, kurt kısmı. Kitap içinde yer yer bu kişilik çatışmalarını görmekteyiz.

Ama sadece bundan ibaret değil Bozkırkurdu. Başta yapılan incelemede bu çift kişilik tanıtılıp her insanda benzer şekillerde (kurt yerine maymun ya da balık vb.) az ya da çok olabileceği açıklandıktan sonra, bu görüş komple yadsınıyor. İnsanların iki değil, yüzlerce belki binlerce değişik parçadan oluştuğu ve bunların çeşitli zamanlarda farklı şekillerde yüzeye çıktığı söylenip, kendini bozkırkurdu ile özdeşleştiren okuyucu ortada bırakılıyor. Daha sonra kitabın sonunda kadar farklı şekillerde okuyucunun kafasına kazınıyor bu görüş.

Değişik fikirler arasında sürekli dolanıyoruz kitap boyunca. Örneğin kitabın başında intihar için kendine 50 yaş hedefi koyan Harry Heller, ortalara doğru- Broşürü okuduktan sonra- kurt olan kişiliğinin üstünlüğü devralmasıyla birlikte, intiharı düşüneceğini söylüyor. Ama buna da cesaret edemiyor ve kurtuluşu Hermine'nin kollarında buluyor.Yine içindeki bozkırkurdu birine bağlı olmaktan özenle kaçmasına rağmen Harry Hermane'nin verdiği emirleri uygularken olağanüstü bir şekilde rahatlıyor. Zevk alıyor kumanda edilmekten.

Kitabı alırken belki klasik bir bölünmüş kişilik tahlili okuyacağınızı düşünüyorsunuz (Ya da bir kurtadam hikayesi için aldınız:) Ama bu kadarcık bir kitaba oldukça fazla şey sığdırmış Hermann Hesse. Çeşitli temalar var, Ciddiyet ve Mizah zaman kavramı üzerinden karşılaştırılıyor ve (Goethe'nin de katkılarıyla) fazla değer vermeyerek, mizah ön planda tutuluyor. 1920'lerin ortalarında ikinci dünya savaşını öngörüyor Herman Hesse ve savaş karşıtlığı ve o dönem burjuvazisinin yancı görüşü kitabın bir çok yerinde sergileniyor. Müzik, Ölümsüz Ustalar yine diğer farklı temalar. Aslında bu temalar üzerinden kendi görüşümüze aşırı önem vermemizi de eleştiriyor Hesse. Daha aklıma gelmeyen bir çok şey var. Kitabın bir yerinde, telsiz/radyonun yeni icat edildiği o dönemde, ilerde geçmişteki insanların konuşmalarını alabileceğimiz bir cihazın var olacağının bile bahsi geçiyor (Radyo da başka bir tema zaten)

Daha önce dediğim gibi dolu bir kitap yazmış Hermann Hesse. Ciddiyetle mizah arasında, saf gerçeklikle sürrealizm arasında, münzevilik ile hedonizm arasında, kurtla adam arasında salınıp duruyor sürekli. Herkes için farklı zamanlar var diyorlar bazı kitapları okumak için. Ne kadar doğru bilmiyorum ama, ben şu anda verebildim kendimi bu kitaba tam manasıyla ve tekrar okumam gerektiğine de inanıyorum hala. Tekrar okuyunca bu kitaptan yeni bir şeyler çıkaracağıma inancım tam. Herkese, her dönemde bir şeyler katabilecek, okunması gereken bir eser Bozkırkurdu. Teşekkürler.
  • Kürk Mantolu Madonna
    8.9/10 (14.753 Oy)18.355 beğeni41.548 okunma2.740 alıntı174.875 gösterim
  • Dönüşüm
    8.2/10 (8.240 Oy)8.555 beğeni27.468 okunma788 alıntı133.850 gösterim
  • Yabancı
    8.3/10 (4.224 Oy)3.739 beğeni12.388 okunma1.113 alıntı50.265 gösterim
  • Satranç
    8.7/10 (8.904 Oy)8.848 beğeni24.318 okunma1.648 alıntı112.788 gösterim
  • 1984
    8.9/10 (5.793 Oy)6.106 beğeni16.080 okunma2.713 alıntı82.953 gösterim
  • Küçük Prens
    9.0/10 (10.387 Oy)12.979 beğeni33.202 okunma3.152 alıntı139.617 gösterim
  • Hayvan Çiftliği
    8.9/10 (7.162 Oy)7.732 beğeni21.745 okunma784 alıntı85.023 gösterim
  • Simyacı
    8.5/10 (7.581 Oy)8.541 beğeni25.213 okunma2.318 alıntı108.973 gösterim
  • Suç ve Ceza
    9.1/10 (6.272 Oy)7.623 beğeni20.628 okunma3.727 alıntı123.478 gösterim
  • Fareler ve İnsanlar
    8.6/10 (5.479 Oy)5.580 beğeni18.957 okunma772 alıntı96.900 gösterim
Bu aralar okuyasım yok. Bu aralar dediğim, çarşambadan beri. Aslında yeni öykücülerdi gözüme kestirdiklerim, yerlilerden, okur, anasını ağlatır, en az 10 öykü kitabı bitiririm niyetindeydim. Olmadı.

Bodrum'daydık. Senesini unuttum. Keçiboynuzu alırım niyetine köylülerin kurduğu pazara gitmiştim. Zelo, kızım, daha 5 yaşında bile yoktu. Terlemiş elcağızı avucumun içinde kaybolmuş, çeke çeke sürükleniyordu babasının ardından.
İhtiyar bir köylünün tezgahına misafir olduk. En taze keçiboynuzları onun tezgahındaydı. Gözüme kestirmiştim ben de. Kah mallardan kah kendinden hasbıhal ederim diye tepesinde dikildim.

Bir iki ham espiri yaptım keçiboynuzlarının üstüne. Kafasını şöyle bir kaldırdı. "Sana" dedi "satasım hiç yok, git başka tezgaha" Sonrasında yaptığım kem kümler de para etmedi. Satmadı adam bana keçiboynuzlarını. Bütün gün yetmedi, bütün gece aklımdan çıkmadı sözleri. "Sana satasım hiç yok"

Rogojin'in incelemesini okudum bugün (artık dün oldu.) Joyce'ın Gabriel'inin hayatını hatırladım. Alakası yok ama Hesse'nin Haller'i geldi aklıma. Bu münzevi ihtiyarla o kadar çok özdeşleştirmiştim ki kendimi, çıktım, gittim merkeze, onun sevdiğinden, iki şişe Alsace kupaj şarap aldım. Beyaz. Sevmem ama onun hatırına. Alafrangalar Alsas, diye okur. Bölge adıdır. Bu kitapsızlar asla üzümün cinsini yazmazlar.

Bölge ismiyle yetinsin şarapçılar isterler. Sahipleri de meşhur Rothshildlerdir. Gravyeri meze ettim. Zagor’un paylaştığı, Orient Expressions - Beats of Pera’sını açtım. Allah biliyor ya aklımda Goran’nın, Bjelo Dugme zamanından Selma’sı vardı. Kaldı ki benim ömrümün yarısı Klasik Osmanlı Müziği dinleyerek geçmiştir. O kadar sardı ki Zagor’un paylaşımı, bir türlü çıkamadım o parçadan. En az iki saat dinlemişliğim vardır bu gece. Bu yazı bitene dek.

Onca yıl sonra açtım sayfalarını yine.

Dili ağdalı. Kelimeler değil ama. Cümleler hayat yüklü. O kadar derinlikli şeyler paylaşıyor ki, sık sık dönmeniz lazım. Dönün canım, ne olur ki, size faydası. Bozkırkurdu, bahsetttiğim. Haller. Bakmayın münzevi olduğuna, o bir derya. Mozart’ı da müziği de çok iyi biliyor. Goethe’ye ise tapıyor. Ben gibi. Goethe’yi sevmek Hafız’ı sevmek demek. Ben de Hafız’a tapıyorum bir de.
Aklımdan neler geçmedi ki…

Ömür dediğin yaşadıkların değil, aklında kalan anılardır, bu aralar benim favorim.

Beşiktaş'ta Lido havuzu vardı. Kuruçeşme'deydi. En son 1975 belki de 1976'da girdim. Kapandı sonra. Şimdi ne var orada, bilmiyorum. Bir de, daha çok küçüktüm. 14 belki de 15 yaşındaydım.

Sinema o kadar önemliydi ki bizim için, bunu ancak ben gibi sinema hastaları anlar. Şişli camiinin önünden giden cadde, M.köye, benim semtime giden, Halaskargazi olarak oraya kadar gelir, adı değişir, Büyükdere olur. Bir de arkasındaki cadde vardır, ta Çağlayan'a kadar devam eder. Hatta, galiba Okmeydanına kadar uzanır, Abide-i Hürriyet caddesi.

Neriman Köksal'ı gördüm ilk kez. Aslında bir dergiye anlatmış garibim. Zar zor, ıkına sıkına almış Abide-i Hürriyet caddesi üzerindeki dairesini. Aldık adresini, vardık yanına, ablamız dedik, öptük elini. ne verecek ki, çikolata verdi bize. 1975 senesiydi galiba. Sonra Sadri Alışık ve Çolpan İlhan'ın evine yürüdük. (Ne güzel isimdir Çolpan di mi?)

Bulduk, bir 50 metre kadar cami tarafındaydı. Onlar 5'er lira ve yine çikolata verdiler.(O zamanlar çikulata derdik. Belki yanlış telaffuzdu belki de herkes tarafından kullanılan galatı meşhur idi.) Sırada galiba Hüseyin Baradan ve Filiz Akın vardı. Sonra, Levent'e geçecektik. Kimler yoktu ki, Z.Müren, Türkan Şoray, Fatma Girik, Yıldırım Gencer, Bayan Kahkaha (Adını hatırlayamadım bir türlü) vardı. Aslında birileri daha vardı, ama ben unuttum galiba. Sonra Bebek'e doğru inecektik. Ayhan Işık, kral vardı orada.

Tüm gecekondu mahallesinin ağzında bile Christian Adam'ın "Si tu savais combien je t'aime" parçası vardı. İşte böyle bir tuhaftı İstanbul 70'li yıllarda. Melodi pasajı bir numaraydı. Aradığın tüm parçaları bulabilirdin pasaj plakçılarından. Bir de Esentepe'de bir dükkan vardı. Pasajı kesin görmüşsünüzdür, ama dükkanı siz hatırlamazsınız. Sahibi, Ömür Göksel'di. Sevemem artık, diye, 1972 kayıtlı bir plağı vardı. O dükkanın sahibi, işte bu Ömür Göksel'di

Zaman Aşımı var bu işte galiba?

Sene ya 1977 ya 1978, Gayrettepe’de, biz devrimcilerin siyasi şube, resmi makamların birinci şube dediği binaların çıkışındaki yokuşta inşaat yıkımındayız. Yıktığımız inşaat ya Ermeni ya da Rum lisesi. O zamanlar ne biliyoruz ne de pek umurumuzda neden yıkıldığını bu okulun.

Yıkımı Kürt bir müteahhit üstlenmiş. O zamanlar inşaat yıkımı insan gücüyle. Benim olaya dahlim Feyzi’den. Feyzi’ye “Moruk, senin çevren geniş. İş çıkarsa bana da pasla,” demişim zamanında.

Günlerden bir gün, “Yarın” diyor. Uzun uzun yeri tarif ettikten sonra “Yarın, aman ha zamanında gelesin”

Yeri anlamam için her ısrarlı tarifine “Oğlum, kafayı yeme…Moruk, ben Gültepeliyim, Mecidiyeköylüyüm. Oralar benim avucumun içi. Hatta çıkışta seni Esentepe’ye, Esentepe pasajına Ömür Göksel’in dükkana götüreyim.”

“ Tamam aga, siktir et Göksel’i mökseli, tanımam o lavuğu, sen zamanında gel, yeter” diyor.

Daha sabahın yedisi ama, boyumdan büyük ettiğim lafların altında ezilmemek için erkenden oradayım. Ali Sami Yen’in arkasında Tarcan sokakta (belki de değildir), bahçe kapısı dahil daha hiçbir yerine balyoz yememiş bina o soluk sarı rengiyle yeşiller içinde mahzun duruyor. İçim ürpertilerle dolu siyasi şubenin önünde nöbet tutan frukolara (o zaman toplum polislerinin şapkaları beyazdı. Biz onlara fruko gazozuna benzedikleri için böyle derdik) bakıyorum. Onlar da, eğer biraz daha yakınlarında olsam, kıllanıp sorguya alacakmış gibi pür dikkat kesiyorlar beni.

Daha fazla kıllanmaya mahal vermemek için kaldırıma kıçımı yerleştirip, yönümü Ali Sami Yen’e çevirip çöküyorum. Saat tam sekizde Feyzi ve yanında üç diğer Feyzi, üç proleter (bu Feyzi’nin onlara taktığı isim), iri gövdeleri, orta boylarında boyunları hesaba katılmayacak kadar kısa, nasırlı eller en dikkat çeken yerleriyle ortamı provokate ediyorlar.

“Bu mu lan militan!? Üflesek düşer bu dülger” diyorlar.

”Balyozu kaldıramaz lan bu” diye de ekliyor aralarından biri. Bozulmuş moralimi yerine kotarmak için ayağa fırlıyorum “Aga, lümpenliğe gerek yok, sokturmayın balyozunuza. Proleter, proleter ahlakını unutmamalı…” diye fısıldıyorum.

Feyzi atılıyor “Herkesin görevi farklıdır devrimde. Ziko, eğitir bir de iyi alet kullanır. Makina yani” diyor. Sanki belimde alet var gibi dirseklerimle düşen pantolonumu çekiştiriyorum. Ortalık sakinleşiyor bir anda. Saygının ta yüreklerden gelen ılık nefesini hissediyorum, moralim yerine geliyor. Frukoların bakışları altında tokalaşıyoruz, alayı Kığı’lı yoldaşlarla.

Fiko, yıllar önce demiryolu işçisi olarak Haydarpaşa’ya gelmiş babanın Yeldeğirmeni’nde doğmuş, sapına kadar yeni İstanbul’lu oğlu, ustabaşımız, Yeldeğirmeni’nde oturuyor, Haydar Paşa Lisesi mezunu, cebinden çıkardığı bir tomar anahtar arasından ilk iki denemede bulduğu anahtarla bahçe kapısını açıyor. Hemen girişte, ana kapının arkasında, mekana daha önceden geldiklerini teyit eden balyoz ve çekiçlere gözlerim ilişiyor.

Balyozları kapmak için ilk hareketi yapmasam da sona kalmamak için dikkatli süzüyorum milleti. Fiko,

“Aga” diyor. “Bina tamamiyle boşaltılmamış. Şimdi beraber gezip bulduklarımızı bahçeye yığacağız. Topladıklarımızın işe yarayanlarını bölüşeceğiz, kalanlarını satıp, kırışacağız.” diyor.

“ Siz kırışın, ben buradayım” diyecek oluyorum.

Feyzi’nin “ Gel be yoldaş, belki derneğe uygun şeyler buluruz” demesinin, aslında “ Ha siktir, ipne, üç beş kuruş yolunu sen de bul” dediğini hepimiz anlıyoruz.

Okulun her sınıfına, her odasına, her tenhasına girerken aradaki resmiyet kalkıyor, çığlık çığlığa ne bulursak bahçeye taşıyoruz. Neler yok ki?! Hadi bırak Erika, Olimpiya, Numan marka daktiloları, Facit marka hesap makinaları, haritaları, bando ekipmanlarını, örgüte bir teks makinası, sadece Fiko’nun, Feyzi’nin ve benim kırışacağımız onlarca kitaplık bir ganimeti kısa zamanda bahçeye yığıyoruz. Allahım, Fiko, Feyzi ve beni sevince boğan, başka kimsenin umurunda olmayan kimlerin ne kitapları var kırışacak…

Hemen dalgacı halden sıyrılan ekip iş başı yapıyor. Bense kitapları tozlarından arındırmaya çalışıyorum. Feyzi başıma gelip,

“Oğlum bunlar işi götürü aldı. Sokturma şimdi kitaplara, siktirme kitabını” demese sabaha kadar kitap temizleyeceğim.

Tüm çatıyı öğleye kadar aktarıp, tek bir kiremidi helak etmeden bahçeye indiriyorlar. Kremitsiz çatıyı, günlerce aç kalmış aslanların vahşiliğinde parçalamaya hazır ekip Fiko’nun,

“ Yoldaşlar, hadi yemek yiyelim” demesiyle ancak zaptediliyor. Yemek almak için göndermeye seçtiklerinin ben olduğunu fark ettiğimden “Atılmadım, ben istifa ettim” ayağıyla “Ne vereyim çalışanıma” kıvamında “Hem size nevale alayım, hem edeceğim telefonları edeyim” diye ağırbaşlı ettiğim lafla Fiko’nun avcuma saydığı paraları cebe indiriyorum.

Şaşırdığım siparişi tekrar soruyorum. Cevap aynı “10 ekmek, yarım kilo helva, 250 gram siyah zeytin, 3 adet litrelik gazoz, iki paket Maltepe cigara”

Öğle yemeği arası, gramına kadar eşit paylaşılan malzemenin Guetemala isyanından fırlamış nasırlı ellerin ayırdığı ekmeklerin arasına tıkıştırılan helva ve siyah zeytinlerin en fazla 15 dakikada mideye indirilmesiyle son buluyor.

Sonra alelacele tellendirilen ikişer cigara...

Sonra, (çok sonra oldu ama idare edeceksiniz) yok edilmiş çatıda her biri bir duvara çıkmış elemanın elindeki on kiloluk balyozun her beş saniyede bir gürp, gürp diye duvarları acımasızca dövüşü...

Kısa zamanda 60 kilo bedenimle bir boka yaramayacağımda karar kılmış ekip bana yere düşen duvar bloklarını, nispeten daha hafif sayalama çekiciyle parçalama görevi veriyor.

Fiko, arada direktif vermek için durduğu zamanlar dışında harbiden güzel sesiyle hicaz takılıyor. Derinden derinden ve o kadar coşkun söylüyor ki şarkıyı, bestesi de güftesi de hala kulaklarımda…

“Ölüyorum kederimden, ölüyorum kederimden
El içine çıkmaya yüzüm kalmadı…
Ömrüm hiç gibi geçti. Derdin ne, derdin ne diye soran olmadı…” (O tarihlerde Müslim böyle yakıyordu bizi)

Geceleri uyuyamıyordun ya Haller, ben de öyle. Hesse, diyorum, senin Haller, o münzevi ihtiyar, bu münzeviyi anlar mıydı? Bakma benim barışıklığıma sistemle; yalan. Zeitgeist’in ruhunun tuz ruhundan keskin hallerine karşıdır hala ruhum. İki kişiliğim, Haller gibi bu tek bedendedir. Ben de, tıpkı Haller gibi, baskın kültürün yarattığı sıkıntı, karmaşadan yoruldum. Ben de tıpkı o gibi savaşlardan bezgin hale geldim. Sıkıştım kaldım dinler, kültürler arasında. Hayatımı kolaylaştıracak çıkışlar ararım. Kıymam, kıyamam canıma çocuklarım var.

O, Haller, hiç lüzumu yokken ayrıldı ya Maria’dan, artık gitme zamanım geldi, diye. Ben de ayrıldım ilk eşimden. Sen, Haller kendini de bitirdin. Ben yeni bir yol buldum kendime. Bir karım var. Çocuklarım, sende olmayan.

Ah be Haller, yaşasaydın çok da, senle senin ardılların olan isyankar Beatniklere katılsaydık beraber. Sen yokken de katılmadım ben. Ama hep destekledim onları. Onların müziğine çok da uzak değildi isyan anlamında, bizim arabesk isyankar müziklerimizi dinledim.

Romandan sonra hemen ilk yapılacak iş Hesse’nin hayatını okumak olmalı. Wiki ile yetinmeyin derim. Haller’de Hesse’yi, Hesse’de Haller’i çok bariz şekilde bulacaksınız. Otobiyografik bir roman. Ama sanki Haller, Hesse’nin olmak istediği bir yanıdır. Bu yanıyla antitezidir. Hesse ne kadar düzenliyse, Haller o kadar düzensizdir. Heller’in ruhsal sıkıntılarının yanına, Haller’de bir de bedensel hastalık vardır; gut. Yürüme zorluğu hayatından bezdirir.

Haller için, bir yerde memurluk yapmak, günü ve yılı belli zamanlara bölerek yaşamak, başkalarının sözünü dinlemek düşüncesi kadar iğrenç ve korkunç başka şey yoktur. Bir büro, bir kalem odası, bir dairede çalışmak ölüm kadar nefret ettiği bir şeydi, görebileceği en kötü düştü, bir kışlada yaşanan tutsaklıktı. Bozkırkurdu bütün bunlardan kendini uzak tutmayı başarıyor. Hesse tam da yukarıda tariflenen bir iş hayatı yaşıyor. Bu özellikleriyle Haller, Hesse’nin antitezi gibidir.

Hesse de iki dünya savaşı yaşamış insanlardandır. Artık şans mıdır bir yazar için, bilmem ama kim olursa olsun ağır travma olmalı.

Haller’in Goethe sevgisinin (romanda bunun kaçmaz, çok vurgulu olduğunu göreceksiniz) o denli büyük olup Hafız’dan hiç söz etmemiş olmasına üzüldüm. İlk okuduğum zaman bunu far etmemiştim zira Hafız’ı bilmiyordum. Hafız-Goethe ilişkisini, tam da bu kitabın üstüne okumanızı öneririm.

Kitapta anlatıcılarla bölünmüş kısımlar tarzında verilmesi o tarihlerde yenilik olmalı.

Sen geçemedin, kıydın ömrüne ya, ama benim 50. yaş günümü geçeli çok oldu. Seni çok sevdim, sevdik, seviyoruz, seveceğiz Haller.
Nereden başlayacağımı bilememenin çaresizliğiyle başlıyorum.

“Söylenecek sözün çokluğu bazen insanı dilsiz bırakır. Tıkanır kalırsınız.” sözünün hakikatine inanarak ama yine de yazmaya çalışarak başlıyorum.

“Hiçbir şey hayat kadar şaşırtıcı olamaz. Yazı hariç. Yazı hariç. Evet tabii, tek teselli yazı hariç.” cümleleriyle biten Kara Kitap’ı anarak, hayatla yazının muhteşem buluşmasına şaşırarak başlıyorum.

Bozkırkurdu’nu okurken kendini hatırlatan “Sizi rahatsız etmeye geldim” diyen Ali Şeriati cümlesiyle başlıyorum.

Daha kitabın ilk sayfalarında kitabın sonundaki Sihirli Tiyatro’daki binlerce kapıdan habersiz “Okudukça zihnimde sayısız odalar açılıyor” demiştim. Bu sayısız odalarda biriken sonsuz kelimelerimi bir düzene sokmak bu yazıyı yazmaya başlamış olan bana hala imkansız gibi görünüyor. Ama başladım devam ediyorum.

Neden böyle? Kaç kitap, kaç insan, kaç olay bizi şiddetle sarsıp her şeyi en baştan, en derinden düşünmemize, hissetmemize sebep olabilir? Bu gerçekleştiğinde de nasıl kolayca ifade edebiliriz her şeyi?

Parçalanmış iki ruh içindeki (kurt-insan) Harry Haller'i, onun gerçeklik ve düş algısını, eski ve yeni arasında sıkışıp kalmışlığını, sonsuz yalnızlığını, kendi içinde kaybolmuşluğunu ve bulunma isteğini hissetmek kolay ama ifade etmek zor.

Hepsi için ayrı bir kitap yazılabileceğini düşündüğüm, okuyup başa döndüğüm paragraflar, cümleler. Bazen sadece bir benzetme, bir kelime.

Harry Haller, kendi içinde kayıp, gerçeğin içinde, savaşı, teknolojiyi, burjuvayı, siyaseti ve daha birçok şeyi sorgulayan Bozkırkurdu ya da.

Harry'nin kendi yalıtılmış dünyasında birlikte yaşadığı yazarlar, sanatçılar. Bence hepsi ayrı bir araştırma konusu Harry'i daha iyi kavrayabilmek adına.

Descartes, Pascal, Shakespeare (Hamlet), Novalis, Dostoyevski, Nietzsche, Sokrates, Dante, Einstein, Baudelaire, Jean Paul, Hamsun, Cervantes ( Don Kişot), Matthisson, Kleist, Platon. Okuyun.

Haydn, Beethoven, Schubert, Liszt, Wagner, Çaykovski, Gluck, Pachelbel, Hugo Wolf, Chopin, Händel, Bach, Brahms. Dinleyin.

Mozart ille de Mozart ve onun Sihirli Flüt’ü.

Düşünde Goethe ile buluşması ve Bozkırkurdu incelemesinde Faust ile sorgulanan iki ruhluluk kavramı:

"İki ayrı ruh, ah, yaşar göğsümde” sözünü söylerken Faust, göğsünde aynı şekilde Mephisto'yu ve diğer bir yığın ruhu barındırdığını unutmuş gibidir. Nitekim bizim Bozkırkurdu da iki ruh ( kurt ve insan) taşıdığına inanır ve daha bu kadarıyla göğsündeki yeri iyice daralmış hisseder. Göğüs, beden her zaman tektir, içinde barınan ruhlar ise iki ya da beş değil, sayılamayacak kadar çoktur; insan yüz zardan oluşmuş bir soğana, pek çok iplikten dokunmuş bir kumaşa benzer.” Sonsuz ruhlarımıza selam olsun.

40-62 sayfaları arasındaki Bozkırkurdu üzerine inceleme belki birkaç kez okunmalı. Ki her paragrafı birkaç kere okudum. İnceleme sonrası üzerine yeniden düşünmemiz gereken konular:

*Çift kişilik * Acı, mutluluk * Bağımsızlık, özgürlük * İntihar * Burjuva ve burjuva içindeki outsider'lar * Mizah * Ben’in bütünlüğü * İnsan

“Yalnızca kaçıklar için” diye boşuna dememiş.

Ve;
Bozkırkurdu’nun gördüğü rüyaların beni götürüp bıraktığı yer hep hatırladığım Ahmed Arif’in Suskun şiirindeki o cümle: “Rüya bütün çektiğimiz.”

Kendi kuyusundan çıkıp gerçeklerin dünyasına dönmekte zorlanan Harry sonunda Hermine'nin emirlerine uyarak başka bir dünyaya adım atıyor. Çocukluğundaki Hermann'a benzettiği Hermine. Onu çocukluğuna, gençliğine geri götürecek olan Hermine.
Eski ve Yeni, eski Harry ve yenisi, zıtlıklar ve zıtlıkların uyumu arasında gidip gelen Harry tuhaf bir yolculuğa çıkıyor.

Bu yolculukta düşlerin mi yoksa yaşamın ve gerçeklerin mi haklı olduğunu sorguluyoruz. Neyin içinde olduğumuzu bilemeyerek.

Sonra ölümsüzlüğe, Tanrının ülkesine, “ermişler”in dünyasına, bütün aradıklarımızı karşımızda bulacağımız “sonsuzluk” evine gidiyoruz. Yüreğimizdeki özlemle.

Gerçeğe dönüp sinemada Hz. Musa kıssası seyrediyoruz, sinemayı da sorgulayarak.

Yeni Harry şenlik yaşantısında, maskeli baloda bireyin kalabalık içine gömülüp yok oluşunu ( Unio mystica/ Mystical union) deneyimliyor.

Nihayet Harry herkesin giremeyeceği o “sihirli tiyatro”ya, aynada, şimdiye kadar kendini gördüğü Harry’e, bozkırkurduna, bir hayale baktıktan sonra adım atıyor.

Tam da burda aklıma Necip Fazıl Kısakürek’in Aynalar şiiri geliyor.

Aynalar, bakmayın yüzüme dik dik; 
İşte yakalandık, kelepçelendik! 


“Ben hiç kimseyim” diyen satranç oyuncusu bana Game of Thrones daki Arya Stark’ın “Noone/Hiç kimse” olma macerasını hatırlattı.

Kişiliğin kurulmasıyla satranç arasındaki ilişki oldukça etkileyici. Dağılan kişiliğimizin taşlarıyla yeni bir oyun kuruyoruz her defasında, pek çok ruh ve bir yığın ben'le.

“Bir gün gelecek, ben’in parçalarıyla oynanan bu satranç oyununun daha iyi üstesinden gelecektim. Bir gün gelecek, gülmesini öğrenecektim. ..”

Belki de hiç öğrenemeyecek.

Harry’nin karamsar ve karanlık dünyasında bir ışık aramaya çıktım, düşler ve hayaller dünyasında gerçeği sorguladım.

“Yaşadığımız dünyanın gerçek mi hayal mi olduğunu söylemek zor.” diyerek Boş Ev’de buldum kendimi.

Şimdi diyorum ki keşke bir "ah" deyip sussaydım. Kim inanır bana.
Baş döndüren bir yazar ve eseri. Okuduğum ilk Hermann Hesse kitabıydı. Okuduğum yorumlarda, kitabın zor okunduğu yönünde bir hava hissettim ve bunun için uzun süre kitaplığımda beklemek zorunda kaldı. Okuyunca, kitaba "zor okunan" yerine "ağır anlaşılan" demenin, kitabı okuyacak kişiyi bir nebze heveslendirebiliceği kanısına varmış gibiyim.

Hermann Hesse, ellili yaşlara doğru ruhsal çalkantılar geçirmiş. Bu çalkantılardan kurtulmak için intiharı bir kaçış olarak görmüş. O dönemde, Carl Jung'un ögrencisi Lang'ın gözetimi altında psikolojik tedavi gören Hesse, tedavi sürecinde Jungcu psikolojiye ilgi duymuş ve deneyimlerini bu kitapta yansıtmış. Bu yüzden otobiyografik bir roman olduğu aşikâr.

Hary Haller, kişiliğini yarı insani, yarı bozkırkurdu olarak iki parçadan oluştuğunu sanan bir karekter. (Bozkırkurdu, sürü içine girmeyen, tek başına hayata tutunmaya çalışan bir hayvandır. Hary Haller da bir bozkırkurdu. Aydın diye takılan, hayata sadece güzel yaşam gözüyle bakan, sadece eğlence ve zevk için gelmiş orta sınıf burjuva insanından kaçan fakat bu mizahımsılıktan da kopamayan bir bozkırkurdu). Yaşadığı bu ikilemin ceremesini sürekli çekmiş, hayatının büyük bir bölümünde intiharın eşiğinde yaşamış. Ben burda, "sürüden ayrılanı kurt kapar" sözünden yola çıkarak intiharı da kurt olarak nitelendiriyorum. Kurda yem olmamak için, bizler içinde geçerli, mizah şart!

Yazar bu kitabında, aslında kişiliğin iki parçadan değil yüzlerce, binlerce parçadan oluştuğunu(#9295884), uygun hamlelerle bu parçaların bir uyum içinde kullanılabilirse ölüm ve yokoluş düşüncesini tedavi amaçlı kullanılabileceğini romanlaştırıyor.

Kitabı tam olarak idrak edememişte olabilirim o yüzden tekrar okumayı düşünüyorum. Keyifli okumalar.
Yaşadığı çağın ilerisinde olan kişilerin ve yaşadığı toplumla kendi arasındaki farkları fark eden kişilerin mutlaka okuması gereken bir kitap. Yazarın en önemli eseri olarak kabul edilir ve gerçekten de öyledir. Çok kalın bir kitap olmamakla beraber, çok dolu bir kitaptır.

Kitapta sadece kurt ve insan olmak üzere iki karakterden oluştuğunu düşünen Harry Haller (Bozkırkurdu) karakteri kitabın baş kahramanıdır. Bozkırkurdu'nda, insan karakteri varlığını gösterirken, kurt gizlenip onu izler ve aşağılar, kurt ortaya çıktığında ise insan bir köşeye çekilir ve kurdu izler, inceler ve aşağılar. Bu durum, kitapta da denildiği üzere, bir "dengesizlik" değil, bir göğüse hapsedilmiş iki ruh gibidir.

Okurken içinde birazcık bile kendinizden bir parça bulabilirseniz hayatınızın kitabı olmaya aday bir kitaptır. Kesinlikle hak ettiğinden daha az değer gören, herkesin okumadığı o muhteşem kitaplardan biridir. Ağır ağır okunup cümleler tek tek özümsenmelidir.

Şahsım adına, askerdeyken fırsat buldukça sakin kafayla okuduğum bir eserdi ve beni bir hayli etkilemişti. Kendimden çok şey bulmuştum içerisinde. Ben de bir bozkırkurduyum demiştim...

Tavsiye denildiğinde, ilk aklıma gelen kitaplardan biri. Yayılarak herkes tarafından okunmalı diye düşünüyorum.
Emin olun bu eseri okumak muhteşem bir deneyim katacak hayatınıza. İnsan ruhunun acılar, mutsuzluklar karşısında nasıl parçalara ayrıldığını, nasıl yok olmak isteyeceğini okuyacaksınız. Karşı çıktığımız bir çok görüşe, olaya sadece seyirci kalmanın verdiği ızdırabın, bir şey yapamamanın omuzlarınızda biriktirdiği yük ile, iç dünyamızın cam misali tuz ile buz olmasının, vicdanımızdan ruhumuza sızmasına engel olamayıp, kabuğumuza çekilişin öyküsü...

Bize bahşedilen yaşamı, sanata döndürmek, içimizde ki korkuların bizim ile aynı görüşteki insanlar ile nasıl kesiştiğini, karşılaştığımız, karşı çıktığımız her bir olayın kendimizden bir parça sunuşunu, Harry yani Bozkırkurdu'nun hikayesinde bir kaşif gibi tekrar keşfedeceksiniz...


İnsan ruhu kendisi ile aynı görüşteki ruh ile karşılaştığında, ayna olarak gördüğü her şeyin aslında kendi yansıması olduğunu kabul etmekte zorlanıyor. Bu anlamda baktığınızda eser sizi düşündürecek, yoracak, yeri gelecek kızdıracak ama bir şeyden emin olun bu eseri okumaya başlayıp, son sayfasını okuduğunuzda siz aynı kişi ve görüşte olmayacaksınız...

Ellili yaşlarda ki Harry, çift kişilikli ruhunu huzura erdirmek için yaşamına son vermek istiyordu. Kendini bir Bozkırkurdu olarak görüyor ve bu dünyaya ait hissetmiyordu. İnsan kalabilme yolunda, kendi doğruları düşünceleri toplum ile uyuşmuyor, sınıf farkını yanlış buluyordu. İçsel çelişkiler ile dolu hayatına son vermek istiyor fakat bunu yapmaktan da ölesiye korkuyordu. Yaşamak onun ruhuna göre değildi. Toplumsal baskılardan, kendini yetersiz görmekten dolayı yaşadığı kişilik bölünmesini eline geçen bir broşür ile anlamaya çalışan Harry, kötülükleri Bozkırkurdu'na, iyilikleri ise kendinden bilmeye devam edecek miydi? Hayatının bu zor döneminde kendisine uzanan bir eli tutma kararı almıştı ve bir söz vermişti. Bu söz eğer gerçekleşirse, sorumlusu Harry'mi yoksa Bozkırkurdu'mu olacaktı. Sihirli Tiyatro'da yüzleştiği; kendi deyimi ile 'ben'lerinden hangisinin galip gelecekti?

Çevrisi kusursuz olan bu eseri, edebi eserleri seven herkese tavsiye ederim.
Herman Hesse'in bu kitabı bana biraz yorucu geldi. Buna da, belki benim felsefi ağırlıklı kitapları pek isteyerek okuma alışkanlığımın olmaması sebep olmuştur diyebilirim.

Kitapta, çift kişilikli yapıda olduğu öne sürülen ana karakterin kendi iç dünyası ve dış dünya ile olan ilişkileri anlatılmakta. Bu anlatım yapılırken, kişiliğin birinin bir hayvan karakterinde olması sebebiyle sık sık hayvansal ve insansal içgüdülerden bahsedilmekte ve bunlar karşılaştırılmakta, bu esnada da, gerçekler, hayaller, istekler, pişmanlıklar, rüyalar, neredeyse herşey birbiri içine geçmiş vaziyette felsefi ağırlıklı olarak okuyucuya yansıtılmakta.
Tabii ki bu durum da, dolayısıyla kitabın akıcılığını tamamen ortadan kaldırmış, sıkıcı ve ağır bir kitap olmasına sebep olmuş. Kısaca söylemek gerekirse ben, kitabı okuyup bitirmekte bayağı zorlandım diyebilirim.

Şunu da açıkça ifade etmeliyim ki, buraya yazdıklarım tamamen benim, basit bir kitap okuyucusu olarak , kitabı okurken ve okuduktan sonraki hissettiklerimdir. Yoksa büyük bir yazar tarafından böyle ustaca ve felsefi ağırlıklı olarak yazılmış bir kitabı değerlendirmek benim yapabileceğim bir şey değildir. O yüzden özellikle bu kitap için, mutlaka, edebiyat konusun da eğitimli ve tecrübeli kişilerin değerlendirmelerinin dikkate alınmasının gerektiği kanaatindeyim.
Sitede o kadar güzel incelemeler yapılmış ki bu kıymetli esere ne desem eksik kalacak lakin yine de bir şeyler demeden geçemeyeceğim.


Herman Hesse sen nasıl bir yazarsın..Yıktın, geçtin, darmadağın ettin..
Vesselam duygularımıza, kendimizi sorgulamaya, kişiliğimize dair tespitlerin ile hayran olunasısın.
Okurken ruh halimiz oldukça da mühim eğer depresif, karamsar, kişisel sorgulamalara yoğunlaştıysak, arayışlarla yoğun düşüncelerle boğuşuyorsak dikkat edelim ,ben ettim siz etmeyin:)
Esere başlar başlamaz korkmadım değil, kafamıza balyozla vurmuşçasına indiren, derin anlam içeren cümleleri idrak edebilmek için bazı yerlerde yoğun çaba sarfettiren, woahhh nasıl da bu kadar aynı düşünüyormuşuz diye iç çığlıklar attıran benim için oldukça kıymetli bir eser oldu*-*
Harry ;
-Burjuvazi yaşamı eleştiren lakin içinde bulunduğundan dolayı da elinden pek bir şey gelemeyen,
İntihara meyilli yapısını düzeltecek , kendisine ayna olacak kadının yaptığı sözleşme ile hayata tutunan,
İçindeki çok kişilikli yapıyı gören,
Sadece düşünmekle olmayacağının harekete geçip hayatı yaşamak gerektiğinin idrakine varan,
Goethe ve Mozart hayranı bir bozkırkurdu.Ara ara Mozart açıp okumamak elden değil :))
Kitapta kendimize dair bulabileceğimiz ifadeler oldukça mevcut.
Bakış açımızı değiştirecek, ilk başlarda karamsar gibi gelen bu ne böyle iş mi olur gibi cümleler kurdurma potansiyeli yaratan fakat ortalara geldikçe yaşama bağlayan noktaları keşfettikçe dersler çıkarabileceğimiz , en güzeli de kendimizi sorgulattıran bir kitap. *-*
Okumanızı tavsiye ederimm.
Sevgiyle ve huzurla kalmanız dileğimle.
Keyifli okumalar.
..Mozart'a dair bir şey paylaşmasam içimde kalırdı. :) https://www.youtube.com/watch?v=FVTXlRxVdEY
Hermann Hesse ile tanıştığım ilk kitap ve kitabı bana hediye olarak gönderen değerli dostum https://1000kitap.com/yoldas62 yazarla tanışmama vesile olmuştur.

Beni epey yoran bir kitap olduğunu belirtmeliyim, yazınsal olarak değil de bazı paragrafların üzerinden kaç kere geçtiğimi hatırlayamadığım çok oldu. Hatta araya iki Chuck Palahniuk kitabı dahi sokuşturdum. Mehmet bana ilk bu kitaptan başlamamamı tembih etmişti ama pek söz dinlemeyi sevemiyorum galiba :)

Kitabın 40. sayfasında ''Bozkırkurdu Üzerine İncele'' (yalnızca kaçıklar için) başlığıyla bir manifesto verilmiş aman allahım , tam olarak kitabın özü diyebilirim. Hatta o bölümü kitabı okumamış bir kaç arkadaşımla paylaşıp Hesse ile tanışmalarını sağladım. İnsan ruhunun karmaşası, burjuvazi, sosyal hayatın artısı eksisi, aslında her gün gözlerimizin önünde akıp giden hayat karmaşası ancak böyle güzel irdelenip, böyle güzel anlatılabilirdi. Bana Hesse okuyan biri hayatını normal bir şekilde devam ettiremezmiş gibi geliyor. Yazarın yaptığı analizler, öylesine derin ki üzerine düşünmeden ,öylesine hayatına devam edemiyorsunuz.

Diğer okuduğum incelemelerde arkadaşlar çok güzel bir yere değinmiş, gerçekten Hermann Hesse okumak ayrıcalıktır. Yazarla tanışmama vesile olan Mehmet'e tekrar teşekkür eder, incelememi okuyan arkadaşlara da şimdiden çok geç kalmadan Hesse ile tanışmalarını tavsiye ederim. Keyifli okumalar.
KİTAP DEĞİL BEYİN AMELİYATI

Bozkırkurdu ile ilgili ne yazsam eğreti duracağının, nasıl bir övgü cümlesi kursam haddimi aşacağımın farkındayım. Bu yüzden en baştan, Bozkırkurdu'nu inceleyen diğer bütün arkadaşların affına sığınıyorum.

Bozkırkurdu ile tanışmama, sevgili Ayşe Hanım'ın kaleme aldığı ve çok beğendiğim incelemesi ( #24071417 ) vesile olmuştur. Beni bu şaheserle tanıştırdığı için kendisine teşekkürü bir borç bilirim.

Bozkırkurdu'nda Hesse, kahramanı Haller üzerinden, kaleme alındığı dönemin toplumsal durumundan sebep, bir entelektüel eleştirisi çerçevesinde, parçalanmış kişilikleri, kişilik çatışmalarını âdeta bir beyin ameliyatı yapar gibi irdeliyor. Bu yönüyle, Oğuz Atay'ın Tutunamayanlar'ı ve Tehlikeli Oyunlar hatta Necip Fazıl Kısakürek'in Bir Adam Yaratmak eserleriyle aynı temele dayandığını söyleyebiliriz. Bu da bir bakıma Hesse'nin edebiyatımızı etkilediği anlamına geliyor.

Kitap bittiğinde bitmiş olmuyor ve zihninizde dolaşmaya devam ediyor.
Yazım tekniğinin ya da hikayenin bir sonucu mu, yoksa Hesse'nin bize bir oyunu mudur bilemiyorum: İlk 20-25 sayfa neredeyse kitabı bıraktıracak derecede sıkıcıyken bu duvarı aşıp ilerlemeye başladığınızda Bozkırkurdu'nun damarlarınızdan bütün vücudunuza nasıl yayıldığına inanmakta zorlanıyorsunuz. Aynı satırları defalarca okuyup, derin düşüncelere dalıyor ve her defasında daha diplere iniyorsunuz.

Kendini toplumdan farklı gören, toplumla kişiliği arasında bağ kuramayan ya da çeşitli durumlara karşı farklı kişilikler geliştiren herkesin okuması gereken muhteşem bir eser. Kendisini ciddiye alanlara farklı bir okuma deneyimi sunan Bozkırkurdu aynı zamanda iyileşme de vadediyor.
Bozkırkurtları; sürüsüyle birlikte gezmeyen, sürüsüne uyum sağlayamayan, yalnızlığı tercih eden hayvanlardır. Herman Hesse ise kitapta yaşadığı çağa, insanlara ayak uyduramayan, hep kendi içinde bulunan, vahşi tarafını çıkaran kurtla birlikte yaşayıp çift karakterli olduğunu düşünen Hary' i işliyor. Hermann Hesse bu kitabında hümanist, savaş karşıtı, silahlanmayı reddeden, burjuvaziyi aşağılayan düşüncelerini Hary üzerinden okuyucuyla buluşturmuş. Ancak Hary burjuvaziyi eleştirmesine rağmen burjuva yaşamından çok da uzak kalabilen biri değildir. Hary 50'li yaşlarına gelmiş, edebiyat ve sanat üzerine büyük bir bilgi birikimi olan ama bulunduğu topluma, insanlara hatta kendine bile tahammül edemeyen bir karakterdir. Kendini bozkırkurdu olarak tanımlayan karakter; bir adamın ona Bozkırkurdu İncelemesini vermesiyle, karakteri olarak tanımladığı bu durumun üzerinde yoğunlaşır. Hayatını hep yalnızlık ve intihar üzerine kuran bu karakter bir barda tanıştığı Hermine ile hayatının farkına varır. Bu süreç o kadar güzel anlatılmış ki kitabı bırakmıyorsunuz. Çok net cümleler kullanan Hesse fikir yapısının zor olması dolayısıyla kitabı okurken okuyucuyu zorlamış.

Kitabı okurken çoğu zaman Hary'in yerinde buldum kendimi çünkü; günümüzde insanlar aynı şarkıları dinler, aynı dizileri izler, aynı kıyafetleri giyip hatta aynı sığ cümlelerle konuşur oldu. Sırf marka olduğu için herkesin giyindiğini giyinen, hiçbir anlamı olmadığı halde kuru gürültüden oluşan popüler müziklerin dinlenmesi buna örnektir. Hary'inin Mozart dinleyip popüler müziği aşağılamasi bana göre Bozkırkurdunun en güzel özelliğiydi. Kalabalığın çoğu zaman insanı bunalttığını düşünürüm her ne kadar büyük bir aileye sahip olsam da Hary gibi yalnızlığın altına saklanmayı severim. Çünkü kalabalığın olduğu yerde tektiplik vardır.

Eğer siz de Bozkırkurdu olduğunuzu, çağa ayak uyduramadığınızı daha doğrusu uydurmak istemediğinizi düşünüyorsanız bu kitabı okumalısınız. İçinizdeki Bozkırkurduna kulak verin.
İnsanların büyük çoğunluğu yüzmeyi öğrenmeden yüzmek istemez. Ne anlamlı bir söz, değil mi? Yüzmek istememeleri doğal, çünkü karada yaşamak için yaratılmışlar, yüzmek için değil. Ve düşünmek istememeleri doğal, çünkü yaşamak için yaratılmışlar, düşünmek için değil! Evet, kim düşünürse, kim düşünmeyi kendisi için temel uğraş yaparsa, bunda ileri bir noktaya ulaşabilir; ne var ki, karayla suyu değiş tokuş etmiştir böyle biri ve bir gün gelir suda boğulur.
Dinleyin şu cümleyi: Gerçekte çekilen acılardan gurur duymak gerekir, her acı bize yüksek bir aşamada bulunduğumuzu anımsatır.
“Sana bir sır vereyim mi, ciddilik zamana aşırı değer verilmesinden kaynaklanır.”
Hiçbiri sana yaranmak, kendini sana beğendirmek gibi bir amaç gütmez. Tiyatro nedir bilmez hayvanlar.
Güç insanını güç yıkar, para insanını para; köle ruhlu insanı başkalarına kulluk etme, zevk insanını zevk çökertir.
“… karamsarlığının temelinde dünyayı değil, kendi kendini küçümsemesi yatmaktaydı…”(s.12)

Kitabın basım bilgileri

Adı:
Bozkırkurdu
Baskı tarihi:
Mart 2003
Sayfa sayısı:
218
Format:
Karton kapak
ISBN:
9789750805561
Kitabın türü:
Orijinal adı:
Der Steppenwolf
Çeviri:
Kâmuran Şipal
Dil:
Türkçe
Ülke:
Türkiye
Yayınevi:
Yapı Kredi Yayınları
"Bozkırkurdu'nun, deneysel cesaret anlamında Ulysses'ten aşağı kalmayan bir yapıt olduğunu söylemeye gerek var mı? Bozkırkurdu, okumanın ne demek olduğunu uzun zamandır ilk kez hatırlattı bana."
-Thomas Mann-

"Harry kendi içinde bir 'insan' bulur, düşüncelerden, duygulardan, uygarlıktan, dizginlenmiş ve yüceltilmiş doğadan kurulup çatılmış bir dünyadır bu; ayrıca, bir 'kurt' bulur içinde, içgüdülerden, vahşilikten, acımasızlıktan, yüceltilmemiş, yontulmamış doğadan bir dünya bulur. Varlığının böyle açık seçik ikiye ayrılmasına, birbirine düşman iki yarıma bölünmesine karşın, yine de kurt ile insanın bazı mutlu anlarda birbiriyle kardeş kardeş geçindiğini görür."

Uçarı bir "yaşam" insanı olmaya kalkışan katıksız bir "düşün" insanının, bu ikilemin gelgitleriyle oradan oraya savrulan yalnız bir ruhun, Bozkırkurdu'nun hikayesi. Aydın geçinenlerin, bildikleriyle büyüklenenlerin, bilmediklerini küçümseyenlerin, bunu yaparken -bilinçli ya da bilinçsiz- yaşamı kaçıranların yüzüne inen bir tokat.
(Arka Kapak)

Kitabı okuyanlar 919 okur

  • Nejla Ateş
  • thdikmen
  • Azmi Tunç
  • Baran Terzi
  • ümit
  • Drkitapsever
  • Tuna Yüksel
  • YÜKSEL ŞENDİL
  • Anchiornis Huxleyi
  • Mehmet Erol

Yaş gruplarına göre okuyanlar

0-13 Yaş
%4.4
14-17 Yaş
%1
18-24 Yaş
%19.1
25-34 Yaş
%33.5
35-44 Yaş
%29.4
45-54 Yaş
%7.5
55-64 Yaş
%3.6
65+ Yaş
%1.5

Cinsiyetlerine göre okuyanlar

Kadın
%54.6
Erkek
%45.4

Kitap istatistikleri

Okur puanlamaları

10
%30.5 (108)
9
%28.5 (101)
8
%22.9 (81)
7
%11.9 (42)
6
%2.8 (10)
5
%2.3 (8)
4
%0.6 (2)
3
%0.6 (2)
2
%0
1
%0

Kitabın sıralamaları