Bozkırkurdu

8,8/10  (153 Oy) · 
413 okunma  · 
142 beğeni  · 
3.389 gösterim
"Bozkırkurdu'nun, deneysel cesaret anlamında Ulysses'ten aşağı kalmayan bir yapıt olduğunu söylemeye gerek var mı? Bozkırkurdu, okumanın ne demek olduğunu uzun zamandır ilk kez hatırlattı bana."
-Thomas Mann-

"Harry kendi içinde bir 'insan' bulur, düşüncelerden, duygulardan, uygarlıktan, dizginlenmiş ve yüceltilmiş doğadan kurulup çatılmış bir dünyadır bu; ayrıca, bir 'kurt' bulur içinde, içgüdülerden, vahşilikten, acımasızlıktan, yüceltilmemiş, yontulmamış doğadan bir dünya bulur. Varlığının böyle açık seçik ikiye ayrılmasına, birbirine düşman iki yarıma bölünmesine karşın, yine de kurt ile insanın bazı mutlu anlarda birbiriyle kardeş kardeş geçindiğini görür."

Uçarı bir "yaşam" insanı olmaya kalkışan katıksız bir "düşün" insanının, bu ikilemin gelgitleriyle oradan oraya savrulan yalnız bir ruhun, Bozkırkurdu'nun hikayesi. Aydın geçinenlerin, bildikleriyle büyüklenenlerin, bilmediklerini küçümseyenlerin, bunu yaparken -bilinçli ya da bilinçsiz- yaşamı kaçıranların yüzüne inen bir tokat.
(Arka Kapak)
  • Baskı Tarihi:
    Mart 2003
  • Sayfa Sayısı:
    218
  • ISBN:
    9789750805561
  • Orijinal Adı:
    Der Steppenwolf
  • Çeviri:
    Kâmuran Şipal
  • Yayınevi:
    Yapı Kredi Yayınları
  • Kitabın Türü:

Bu aralar okuyasım yok. Bu aralar dediğim, çarşambadan beri. Aslında yeni öykücülerdi gözüme kestirdiklerim, yerlilerden, okur, anasını ağlatır, en az 10 öykü kitabı bitiririm niyetindeydim. Olmadı.

Bodrum'daydık. Senesini unuttum. Keçiboynuzu alırım niyetine köylülerin kurduğu pazara gitmiştim. Zelo, kızım, daha 5 yaşında bile yoktu. Terlemiş elcağızı avucumun içinde kaybolmuş, çeke çeke sürükleniyordu babasının ardından.
İhtiyar bir köylünün tezgahına misafir olduk. En taze keçiboynuzları onun tezgahındaydı. Gözüme kestirmiştim ben de. Kah mallardan kah kendinden hasbıhal ederim diye tepesinde dikildim.

Bir iki ham espiri yaptım keçiboynuzlarının üstüne. Kafasını şöyle bir kaldırdı. "Sana" dedi "satasım hiç yok, git başka tezgaha" Sonrasında yaptığım kem kümler de para etmedi. Satmadı adam bana keçiboynuzlarını. Bütün gün yetmedi, bütün gece aklımdan çıkmadı sözleri. "Sana satasım hiç yok"

Rogojin'in incelemesini okudum bugün (artık dün oldu.) Joyce'ın Gabriel'inin hayatını hatırladım. Alakası yok ama Hesse'nin Haller'i geldi aklıma. Bu münzevi ihtiyarla o kadar çok özdeşleştirmiştim ki kendimi, çıktım, gittim merkeze, onun sevdiğinden, iki şişe Alsace kupaj şarap aldım. Beyaz. Sevmem ama onun hatırına. Alafrangalar Alsas, diye okur. Bölge adıdır. Bu kitapsızlar asla üzümün cinsini yazmazlar.

Bölge ismiyle yetinsin şarapçılar isterler. Sahipleri de meşhur Rothshildlerdir. Gravyeri meze ettim. Zagor’un paylaştığı, Orient Expressions - Beats of Pera’sını açtım. Allah biliyor ya aklımda Goran’nın, Bjelo Dugme zamanından Selma’sı vardı. Kaldı ki benim ömrümün yarısı Klasik Osmanlı Müziği dinleyerek geçmiştir. O kadar sardı ki Zagor’un paylaşımı, bir türlü çıkamadım o parçadan. En az iki saat dinlemişliğim vardır bu gece. Bu yazı bitene dek.

Onca yıl sonra açtım sayfalarını yine.

Dili ağdalı. Kelimeler değil ama. Cümleler hayat yüklü. O kadar derinlikli şeyler paylaşıyor ki, sık sık dönmeniz lazım. Dönün canım, ne olur ki, size faydası. Bozkırkurdu, bahsetttiğim. Haller. Bakmayın münzevi olduğuna, o bir derya. Mozart’ı da müziği de çok iyi biliyor. Goethe’ye ise tapıyor. Ben gibi. Goethe’yi sevmek Hafız’ı sevmek demek. Ben de Hafız’a tapıyorum bir de.
Aklımdan neler geçmedi ki…

Ömür dediğin yaşadıkların değil, aklında kalan anılardır, bu aralar benim favorim.

Beşiktaş'ta Lido havuzu vardı. Kuruçeşme'deydi. En son 1975 belki de 1976'da girdim. Kapandı sonra. Şimdi ne var orada, bilmiyorum. Bir de, daha çok küçüktüm. 14 belki de 15 yaşındaydım.

Sinema o kadar önemliydi ki bizim için, bunu ancak ben gibi sinema hastaları anlar. Şişli camiinin önünden giden cadde, M.köye, benim semtime giden, Halaskargazi olarak oraya kadar gelir, adı değişir, Büyükdere olur. Bir de arkasındaki cadde vardır, ta Çağlayan'a kadar devam eder. Hatta, galiba Okmeydanına kadar uzanır, Abide-i Hürriyet caddesi.

Neriman Köksal'ı gördüm ilk kez. Aslında bir dergiye anlatmış garibim. Zar zor, ıkına sıkına almış Abide-i Hürriyet caddesi üzerindeki dairesini. Aldık adresini, vardık yanına, ablamız dedik, öptük elini. ne verecek ki, çikolata verdi bize. 1975 senesiydi galiba. Sonra Sadri Alışık ve Çolpan İlhan'ın evine yürüdük. (Ne güzel isimdir Çolpan di mi?)

Bulduk, bir 50 metre kadar cami tarafındaydı. Onlar 5'er lira ve yine çikolata verdiler.(O zamanlar çikulata derdik. Belki yanlış telaffuzdu belki de herkes tarafından kullanılan galatı meşhur idi.) Sırada galiba Hüseyin Baradan ve Filiz Akın vardı. Sonra, Levent'e geçecektik. Kimler yoktu ki, Z.Müren, Türkan Şoray, Fatma Girik, Yıldırım Gencer, Bayan Kahkaha (Adını hatırlayamadım bir türlü) vardı. Aslında birileri daha vardı, ama ben unuttum galiba. Sonra Bebek'e doğru inecektik. Ayhan Işık, kral vardı orada.

Tüm gecekondu mahallesinin ağzında bile Christian Adam'ın "Si tu savais combien je t'aime" parçası vardı. İşte böyle bir tuhaftı İstanbul 70'li yıllarda. Melodi pasajı bir numaraydı. Aradığın tüm parçaları bulabilirdin pasaj plakçılarından. Bir de Esentepe'de bir dükkan vardı. Pasajı kesin görmüşsünüzdür, ama dükkanı siz hatırlamazsınız. Sahibi, Ömür Göksel'di. Sevemem artık, diye, 1972 kayıtlı bir plağı vardı. O dükkanın sahibi, işte bu Ömür Göksel'di

Zaman Aşımı var bu işte galiba?

Sene ya 1977 ya 1978, Gayrettepe’de, biz devrimcilerin siyasi şube, resmi makamların birinci şube dediği binaların çıkışındaki yokuşta inşaat yıkımındayız. Yıktığımız inşaat ya Ermeni ya da Rum lisesi. O zamanlar ne biliyoruz ne de pek umurumuzda neden yıkıldığını bu okulun.

Yıkımı Kürt bir müteahhit üstlenmiş. O zamanlar inşaat yıkımı insan gücüyle. Benim olaya dahlim Feyzi’den. Feyzi’ye “Moruk, senin çevren geniş. İş çıkarsa bana da pasla,” demişim zamanında.

Günlerden bir gün, “Yarın” diyor. Uzun uzun yeri tarif ettikten sonra “Yarın, aman ha zamanında gelesin”

Yeri anlamam için her ısrarlı tarifine “Oğlum, kafayı yeme…Moruk, ben Gültepeliyim, Mecidiyeköylüyüm. Oralar benim avucumun içi. Hatta çıkışta seni Esentepe’ye, Esentepe pasajına Ömür Göksel’in dükkana götüreyim.”

“ Tamam aga, siktir et Göksel’i mökseli, tanımam o lavuğu, sen zamanında gel, yeter” diyor.

Daha sabahın yedisi ama, boyumdan büyük ettiğim lafların altında ezilmemek için erkenden oradayım. Ali Sami Yen’in arkasında Tarcan sokakta (belki de değildir), bahçe kapısı dahil daha hiçbir yerine balyoz yememiş bina o soluk sarı rengiyle yeşiller içinde mahzun duruyor. İçim ürpertilerle dolu siyasi şubenin önünde nöbet tutan frukolara (o zaman toplum polislerinin şapkaları beyazdı. Biz onlara fruko gazozuna benzedikleri için böyle derdik) bakıyorum. Onlar da, eğer biraz daha yakınlarında olsam, kıllanıp sorguya alacakmış gibi pür dikkat kesiyorlar beni.

Daha fazla kıllanmaya mahal vermemek için kaldırıma kıçımı yerleştirip, yönümü Ali Sami Yen’e çevirip çöküyorum. Saat tam sekizde Feyzi ve yanında üç diğer Feyzi, üç proleter (bu Feyzi’nin onlara taktığı isim), iri gövdeleri, orta boylarında boyunları hesaba katılmayacak kadar kısa, nasırlı eller en dikkat çeken yerleriyle ortamı provokate ediyorlar.

“Bu mu lan militan!? Üflesek düşer bu dülger” diyorlar.

”Balyozu kaldıramaz lan bu” diye de ekliyor aralarından biri. Bozulmuş moralimi yerine kotarmak için ayağa fırlıyorum “Aga, lümpenliğe gerek yok, sokturmayın balyozunuza. Proleter, proleter ahlakını unutmamalı…” diye fısıldıyorum.

Feyzi atılıyor “Herkesin görevi farklıdır devrimde. Ziko, eğitir bir de iyi alet kullanır. Makina yani” diyor. Sanki belimde alet var gibi dirseklerimle düşen pantolonumu çekiştiriyorum. Ortalık sakinleşiyor bir anda. Saygının ta yüreklerden gelen ılık nefesini hissediyorum, moralim yerine geliyor. Frukoların bakışları altında tokalaşıyoruz, alayı Kığı’lı yoldaşlarla.

Fiko, yıllar önce demiryolu işçisi olarak Haydarpaşa’ya gelmiş babanın Yeldeğirmeni’nde doğmuş, sapına kadar yeni İstanbul’lu oğlu, ustabaşımız, Yeldeğirmeni’nde oturuyor, Haydar Paşa Lisesi mezunu, cebinden çıkardığı bir tomar anahtar arasından ilk iki denemede bulduğu anahtarla bahçe kapısını açıyor. Hemen girişte, ana kapının arkasında, mekana daha önceden geldiklerini teyit eden balyoz ve çekiçlere gözlerim ilişiyor.

Balyozları kapmak için ilk hareketi yapmasam da sona kalmamak için dikkatli süzüyorum milleti. Fiko,

“Aga” diyor. “Bina tamamiyle boşaltılmamış. Şimdi beraber gezip bulduklarımızı bahçeye yığacağız. Topladıklarımızın işe yarayanlarını bölüşeceğiz, kalanlarını satıp, kırışacağız.” diyor.

“ Siz kırışın, ben buradayım” diyecek oluyorum.

Feyzi’nin “ Gel be yoldaş, belki derneğe uygun şeyler buluruz” demesinin, aslında “ Ha siktir, ipne, üç beş kuruş yolunu sen de bul” dediğini hepimiz anlıyoruz.

Okulun her sınıfına, her odasına, her tenhasına girerken aradaki resmiyet kalkıyor, çığlık çığlığa ne bulursak bahçeye taşıyoruz. Neler yok ki?! Hadi bırak Erika, Olimpiya, Numan marka daktiloları, Facit marka hesap makinaları, haritaları, bando ekipmanlarını, örgüte bir teks makinası, sadece Fiko’nun, Feyzi’nin ve benim kırışacağımız onlarca kitaplık bir ganimeti kısa zamanda bahçeye yığıyoruz. Allahım, Fiko, Feyzi ve beni sevince boğan, başka kimsenin umurunda olmayan kimlerin ne kitapları var kırışacak…

Hemen dalgacı halden sıyrılan ekip iş başı yapıyor. Bense kitapları tozlarından arındırmaya çalışıyorum. Feyzi başıma gelip,

“Oğlum bunlar işi götürü aldı. Sokturma şimdi kitaplara, siktirme kitabını” demese sabaha kadar kitap temizleyeceğim.

Tüm çatıyı öğleye kadar aktarıp, tek bir kiremidi helak etmeden bahçeye indiriyorlar. Kremitsiz çatıyı, günlerce aç kalmış aslanların vahşiliğinde parçalamaya hazır ekip Fiko’nun,

“ Yoldaşlar, hadi yemek yiyelim” demesiyle ancak zaptediliyor. Yemek almak için göndermeye seçtiklerinin ben olduğunu fark ettiğimden “Atılmadım, ben istifa ettim” ayağıyla “Ne vereyim çalışanıma” kıvamında “Hem size nevale alayım, hem edeceğim telefonları edeyim” diye ağırbaşlı ettiğim lafla Fiko’nun avcuma saydığı paraları cebe indiriyorum.

Şaşırdığım siparişi tekrar soruyorum. Cevap aynı “10 ekmek, yarım kilo helva, 250 gram siyah zeytin, 3 adet litrelik gazoz, iki paket Maltepe cigara”

Öğle yemeği arası, gramına kadar eşit paylaşılan malzemenin Guetemala isyanından fırlamış nasırlı ellerin ayırdığı ekmeklerin arasına tıkıştırılan helva ve siyah zeytinlerin en fazla 15 dakikada mideye indirilmesiyle son buluyor.

Sonra alelacele tellendirilen ikişer cigara...

Sonra, (çok sonra oldu ama idare edeceksiniz) yok edilmiş çatıda her biri bir duvara çıkmış elemanın elindeki on kiloluk balyozun her beş saniyede bir gürp, gürp diye duvarları acımasızca dövüşü...

Kısa zamanda 60 kilo bedenimle bir boka yaramayacağımda karar kılmış ekip bana yere düşen duvar bloklarını, nispeten daha hafif sayalama çekiciyle parçalama görevi veriyor.

Fiko, arada direktif vermek için durduğu zamanlar dışında harbiden güzel sesiyle hicaz takılıyor. Derinden derinden ve o kadar coşkun söylüyor ki şarkıyı, bestesi de güftesi de hala kulaklarımda…

“Ölüyorum kederimden, ölüyorum kederimden
El içine çıkmaya yüzüm kalmadı…
Ömrüm hiç gibi geçti. Derdin ne, derdin ne diye soran olmadı…” (O tarihlerde Müslim böyle yakıyordu bizi)

Geceleri uyuyamıyordun ya Haller, ben de öyle. Hesse, diyorum, senin Haller, o münzevi ihtiyar, bu münzeviyi anlar mıydı? Bakma benim barışıklığıma sistemle; yalan. Zeitgeist’in ruhunun tuz ruhundan keskin hallerine karşıdır hala ruhum. İki kişiliğim, Haller gibi bu tek bedendedir. Ben de, tıpkı Haller gibi, baskın kültürün yarattığı sıkıntı, karmaşadan yoruldum. Ben de tıpkı o gibi savaşlardan bezgin hale geldim. Sıkıştım kaldım dinler, kültürler arasında. Hayatımı kolaylaştıracak çıkışlar ararım. Kıymam, kıyamam canıma çocuklarım var.

O, Haller, hiç lüzumu yokken ayrıldı ya Maria’dan, artık gitme zamanım geldi, diye. Ben de ayrıldım ilk eşimden. Sen, Haller kendini de bitirdin. Ben yeni bir yol buldum kendime. Bir karım var. Çocuklarım, sende olmayan.

Ah be Haller, yaşasaydın çok da, senle senin ardılların olan isyankar Beatniklere katılsaydık beraber. Sen yokken de katılmadım ben. Ama hep destekledim onları. Onların müziğine çok da uzak değildi isyan anlamında, bizim arabesk isyankar müziklerimizi dinledim.

Romandan sonra hemen ilk yapılacak iş Hesse’nin hayatını okumak olmalı. Wiki ile yetinmeyin derim. Haller’de Hesse’yi, Hesse’de Haller’i çok bariz şekilde bulacaksınız. Otobiyografik bir roman. Ama sanki Haller, Hesse’nin olmak istediği bir yanıdır. Bu yanıyla antitezidir. Hesse ne kadar düzenliyse, Haller o kadar düzensizdir. Heller’in ruhsal sıkıntılarının yanına, Haller’de bir de bedensel hastalık vardır; gut. Yürüme zorluğu hayatından bezdirir.

Haller için, bir yerde memurluk yapmak, günü ve yılı belli zamanlara bölerek yaşamak, başkalarının sözünü dinlemek düşüncesi kadar iğrenç ve korkunç başka şey yoktur. Bir büro, bir kalem odası, bir dairede çalışmak ölüm kadar nefret ettiği bir şeydi, görebileceği en kötü düştü, bir kışlada yaşanan tutsaklıktı. Bozkırkurdu bütün bunlardan kendini uzak tutmayı başarıyor. Hesse tam da yukarıda tariflenen bir iş hayatı yaşıyor. Bu özellikleriyle Haller, Hesse’nin antitezi gibidir.

Hesse de iki dünya savaşı yaşamış insanlardandır. Artık şans mıdır bir yazar için, bilmem ama kim olursa olsun ağır travma olmalı.

Haller’in Goethe sevgisinin (romanda bunun kaçmaz, çok vurgulu olduğunu göreceksiniz) o denli büyük olup Hafız’dan hiç söz etmemiş olmasına üzüldüm. İlk okuduğum zaman bunu far etmemiştim zira Hafız’ı bilmiyordum. Hafız-Goethe ilişkisini, tam da bu kitabın üstüne okumanızı öneririm.

Kitapta anlatıcılarla bölünmüş kısımlar tarzında verilmesi o tarihlerde yenilik olmalı.

Sen geçemedin, kıydın ömrüne ya, ama benim 50. yaş günümü geçeli çok oldu. Seni çok sevdim, sevdik, seviyoruz, seveceğiz Haller.

Jay 
 27 Eyl 2016 · Kitabı okudu · 7 günde · 10/10 puan

Bozkırkurdu’nu okumak, kitabı okuyan okur nezdinde en hafif tabiri ile bir ayrıcalık olacaktır. Tabi ki bu benim düşüncem. Son zamanlarda okuduğum en zor kitaplardan biriydi diyebilirim. Çoğu cümlesini hatta çoğu paragrafını kaç defa tekrar tekrar okuduğumu sayamadım. Bu demek değil ki Hesse’nin karmaşık ve anlaşılmaz bir dili var. Açıkçası dili sade ve anlaşılır (Konu yazımın diline gelmişken bahsetmeden edemeyeceğim, kitabın çevirisinde bulunan Kamuran Şipal’e saygı duymamak elde değil. O uzun cümleleri öylesine uyumlu ve anlamlı çevirmek! Takdire şayan.) ancak cümlelerin arasında gizli olan felsefeyi alttan alta almak veya alabilmek sanıyorum ki okur nezdinde en zor olan kısımdı.

Bana göre, Hermann Hesse bu kitabında oldukça farklı ve ufak kurgular yaratması ile ne kadar büyük bir yazar olduğunu kanıtlamıştır. Kurgu ufak ama okur için sarsıcı niteliktedir. Kurguladığı zaman ve mekan da usta yazar Goethe ile ana karakterini karşılaştırarak ortaya çıkardığı diyalogla zekasını okura resmetmeyi de es geçmemiştir. Ana karakterin Goethe ile yaptığı söyleşisinden bir alıntı yapmazsam incelemeyi eksik kabul ederim; “Delikanlı sen yaşlı Goethe’yi çok fazla ciddiye alıyorsun. Ölüp gitmiş yaşlılar ciddiye alınmamalıdır. Sana bir sır vereyim mi, ciddilik zamana aşırı değer verilmesinden kaynaklanır. Yaşamda zaman diye bir şey aranmaz; sonsuzluk dediğimiz yalnızca bir an’dır, bir şakanın yer alacağı kadar uzun bir süre yani.”

Kitabın konusu oldukça ilginç, ana karakter Bay Harry’nin başlarda kuruntu haline getirdiği çift kişilik kavramı. Bu kişiliklerden birisi insan, bir diğeri ise hayvan benzetimi yaptığı Bozkırkurdu’dur. Tüm kitap boyunca içerisinde barındırdığı bu kişiliklerin, bulunduğu davranışlarda etkili olduğunu savunan Harry’nin sonraları bana göre rastlantı olmayan bazı olaylar neticesinde farkına vardığı çıkarımı kitaptan alıntılamak isterim. “Harry’nin bir ya da iki ruhu olduğuna inanması bir kuruntudur yalnızca. Çünkü her insan bir değil, on ruhtan, yüz ruhtan, bin ruhtan oluşur. Düşünce alanında Harry yüz yaşında; dans alanında ise, dünyaya geleli yarım gün bile olmamış bir bebek gibidir.”

Kitapta oluşturulan kurgu üç farklı anlatıcı tarafından okura sunulmaktadır. Bunlardan ilki Harry’nin ev sahibesinin yeğenidir. Başlarda yakın bir bağ kuramayan bu adam sonraları Harry’i merak eder ve hatta seven bir yan karakter olarak anlatımı güçlendirir. Harry evden taşındıktan sonra odada kalan müsveddeler üzerinden ilk anlatım okuyucu ile buluşturur. İkinci anlatıcı ise Harry’nin kendisidir. İkinci anlatıcının anlatımında sıklıkla Harry’nin çift kişilik kuruntularına şahit olmanın yanında Burjuvaziyi eleştirirken onların hayat tarzlarından uzak kalamadığının da anlatıldığını görürüz. Son anlatıcı ise Harry’nin sokakları arşınladığı esnada karşısına çıkan esrarengiz Tiyatro yapısından çıkan adamın verdiği Bozkırkurdu İncelemesidir. (Bana göre anlatımı ve anlaması en zor olan kısımdı.)

Kitabın sonlarına yaklaştıkça bir okur olarak, kurgunun nasıl ilerleyeceğini ve nasıl sonlanacağını asla kestiremedim tabi bunun yanında bazı karakterlerin gerçekten var olup olmadığı konusunda ciddi şüphelerim ve kanıtlarım (kitaptan yakaladığım bazı cümleler) var ama spoiler olmaması açısından daha fazla detaya girmeyeceğim.

İncelemenin en başında da yazdığım gibi bir okur olarak ayrıcalık edinmek adına bu kitabı okumak Hermann Hesse ile tanışmak benim nezdimde gerekli bir eylem. Üzerine yazılacak, konuşulacak çok fazla şey var ancak incelemeyi daha fazla da uzatmak istemediğimden burada noktalamak istiyorum. Okuma kararı alacak olan herkesi zamandan ve bulunduğu mekândan soyutlayıp Hermann Hesse’nin zihnine davet ediyor ve keyifli okumalar diliyorum.

mehmet pak 
 30 May 23:27 · Kitabı okudu · 14 günde · 10/10 puan

Kapitalden sonra ilk defa bir kitap 14 gün gibi uzun bir sürede ancak bitirilebildi. Kapitali 1.5 yılda okumuştum . Elazığ 'da ısıtılıp , İstanbul 'da pişirilip ,İzmir 'de demlenen Amed 'in kaçak çayı tadında bir lezzetti Bozkırkudu. Gerçi yalan konuştum Roboski 'li çocuklardan sonra kaçak çay içemiyorum artık. Kan kırmızı renginde '' kan '' kokusu ... Kaçak sigarayı da içemiyorum gerçi, sınırları aşıp
üç kuruşa getirilen sigarayı yakarken çocukken el salladığımız uçakların bizleri bombaladığı aklıma gelir. Allah belasını versin deyip fırlatırım paketi. En iyisi sallama deyip altın kaçakçılarını zengin edeyim diyerekten alayım bir Marlboro. Belli mi olur çekilişten bakarsın yedi yüz bin tl değerinde bir kol saati çıkar !

Ne güzel de anlatmış Yaşar Kemal edebiyatı : Halka kim zulmediyorsa, etmişse, halkı kim eziyor, ezmişse, onu kim sömürmüş, sömürüyorsa, feodalite mi, burjuvazi mi... Halkın mutluluğunun önüne kim geçiyorsa ben sanatımla ve bütün hayatımla onun karşısındayım. [...] Ben etle kemik nasıl biribirinden ayrılmazsa, sanatımın halktan ayrılmamasını isterim. Bu çağda halktan kopmuş bir sanata inanmıyorum.
Edebiyat eksiği ile fazlasıyla bize bir şeyler anlatıyor peki biz okuyucular edebiyattan neler alabiliyoruz ? Edebiyat görevini yerine getirirken, okuduğumuz bir çok edebi eseri inceleyip yorumlar alıntılar paylaşırken hayatımıza ne kadar yansıtabiliyoruz edebiyatın vermiş olduğu mesajları ? Maksim Gorki 'nin ''Ana'' kitabını okuyup anlayıp beğenip yorumlayıp ,Pavel 'leri alkışlayıp , Rus polisini, savcısını , hakimini ,devletini yerden yere vurup bunu kendi ülkemizde yaşananlarla ne kadar birleştirebiliyoruz. Pavel ile Deniz gezmişi yer değiştirdiğimizde Ana kitabındaki Pavel kahraman olurken ,Deniz Gezmiş hain oluyorsa , Pavel 'in Anası Pelageya kahraman olurken , evladı İbrahim Kaypakkaya'nın mezarına gittiği için terör örgütü propagandasından göz altına alınan 70 lik Mediha anne hain oluyorsa ,Yaşar Kemal 'i okuyup beğenip ,yorumlayıp ,bugün Çukurova 'da çadırlarda yaşam kavgası veren tarım işçilerine sırtınızı dönüyorsanız , Stefan Zweig 'in Amok Koşucusu kitabındaki, Madalya öyküsünde ormanda geçen trajediyi okuyup gözyaşlarına boğulup savaşlara lanet okurken ,kendi ülklemizdeki savaş çığırtkanlarına tek ses edemiyorsanız, Malcom'dan ''Irkçılık, onursuz insanların kendini ifade etme biçimidir. '' sözünü her yerde paylaşıp kendi ülkenizde ırkçılığa tepki koyamıyorsanız,Filistin'in en büyük şairi Mahmud Derviş'i okuyup şiirlerinden dolayı defalarca gözaltına alınıp hapisler yatıp,işkenceler görüp bunu yapan İsrail devletine lanet okuyor, ama kendi ülkemizde tutuklanan yazarlara sessiz kalıyorsanız, Franz Kafka 'nın Dava kitabını okuyup adalet ve hukuk anlayışının içine tükürüyor ,ama kendi ülkenizdeki adalet ve hukuk anlayışına tek kelime edemiyor,Josef K 'ların yanında olamıyorsanız, Germinal'i okurken grevdeki işçilerin yanında olup, sefaleti, açlığı iliklerinize kadar hissedip , grevi acımasızca bastıranlara karşı en şiddetli şeklinden öfkelenip , kendi ülkenizde grev yapan emekçilerin ,madencilerin,işçilerin yanında olmayıp aksine karşısında oluyorsanız,Persepolis'i okuyup her cümlesinde kendi ülkenizden bir şeyler bulamıyorsanız,Batı Cephesinde Yeni Bir Şey Yok eserini okuyup savaşın acımasızlığını görüp ,kundaktaki bebekten 15 16 yaşındaki gençlere kadar canavarca insanların biribirlerini öldürdüğü sayfaları gözlerinizden hıçkıra hıçkıra yaşlar boşalarak okurken ve yine kendi ülkenizdeki savaş politikalarına destek veriyor tepki koyamıyorsanız ,Lukas Barfuss Yüz Gün adlı kitabında Ruanda katliamını okuyup ,mevcut iktidarlarını koruma adına ırkçılığı, kutuplaşmayı faşizmi , satırlarla insan kesenleri lanetleyip, kendi ülkenizde ırkçılığı, faşizmi ,diri diri insan yakanları destekleyip ,kendi iktidarlarını sağlam tutmak için halkı iç savaşa kadar götürmeyi göze alanlara tek kelime edemiyorsanız,Hermann Hesse 'den Çarklar Arasında kitabını okuyup Sistemin istediği insan modelini , kendi belirlediği kurallar çerçevesinde eğitimcileri kullanarak gencecik pırıl pırıl beyinleri , topluma ,devlete ve millete faydalı birer birey olarak yetiştirmeyi görev bilenlere ve eğitim sistemindeki çarpıklıklara tepkimizi sert bir şekilde koyup, kendi ülkemizde eğitim sistemini eleştiren ve tepki koyanların karşısında oluyorsanız, Dostoyevski'nin kitaplarını okuyup hayatını araştırıp ,hatta Zweig 'in Üç Büyük Usta kitabında anlatılan Dostoyevskiye bir kez daha hayran olup kendisine 4 yıl kürek cezası verip sürgünlere gitmesine sebep olanlara lanet okuyup, kendi ülkenizde yazdıklarından dolayı sürgünler yaşayanlara tek kelime edemiyor , ses çıkaranlarında karşısında duruyorsanız, Khaled Hosseini Bin Muhteşem Güneş kitabını okurken sinirleriniz geriliyor yere batsın sizin şeriatınız da yobazlığınız da deyip , kendi ülkenizdeki Meryem ve Leylalara sırtınızı dönüyorsanız ,İşkenceleri anlatan kitapları okuyup dünyadaki bütün işkencecilere lanet okuyup ,kendi ülkenizdeki işkencecileri alkışlayıp Diyarbakır cezaevi başta olmak üzere bütün işkence hanelere ve işkencecilere tek kelime edemiyorsanız , eğer edebiyat sizlere verilmesi gereken mesajı verip, sizlerde bunları alıp kendi hayatınıza yerleştiremiyor ve kendi ülkenizdeki olaylarla bir bağ kuramıyorsanız okumayın arkadaşım edebiyat size hiç bir şey veremiyor.

Dünya savaşlarının en şiddetli dönemlerinin arasında yaşamış Hermann Hessen barışçı, savaş karşıtı, bazen uzlaşmacı ,bazen sokak eylemcisi, Almanya 'nın ırkçı tutumuna çok fazla dayanamayıp ,İsviçre 'de bir süreliğinede olsa yaşamak zorunda kalan Hesse'nin çelişkilerini ,eleştirilerini,analizlerini,öz eleştirilerini,bunalımlarını seviyorum ben. Evet savaş karşıtı olan Hesse şu anda yaşıyor olsaydı eminim ki savaşları var eden etmenlere savaş açardı. Hastahaneye gidersiniz doktor sizi muayene eder ilacınızı yazar tedavinizi başlatır ,iyileşirsiniz yada iyileşmezsiniz. Sizden sonra aynı doktora bir başka kişi aynı hastalıktan muayene olmaya gider. Herkesi tedavi eden doktor hastalığın var olmasına neden olan etmenleri ortadan kaldırmak için mücadele etmez. Çünkü siz hastalanmak zorundasınız ,hastalığın var olmasına sebep olan etmenler ortadan kaldırıldımı ilaç firmaları nasıl rant sağlayacaktır? Savaşlara da böyle bakarım ben. Sınırlar, dinler,ırklar,iç savaşları kaşıyan faşizm . Savaşları var eden etmenlere karşı ömrümün sonuna kadar savaş açacağım. Emperyalizmin böl ,parçala,yönet politikalarını her fırsatta anlatacağım. Ve bunların karşısında olan hiç bir düşünceye, ideolojiye, fikre,zihniyete asla ve asla saygılı olmayacağım.'' Bir insan antiemperyalist olduğunu söylüyorsa ,anti faşist olmak zorundadır.'' Hesse gibi savaşın fotoğrafını çekip bırakmayacağım Marx gibi reçetesini de yazacağım.

Küçük burjuvazi ahlakı ile yetiştirilmiş , burjuvaziden nefret eden ,ama bir o kadarda burjuvazi yaşantısından kopamayan,bir tarafı düzen karşıtı olurken bir tarafı düzene bağımlı kalan Haller gücü elinde tutanların safına rahatlıkça geçebilecek bir karakterdir. Kendi küçük burjuvaya yaşatısına yedekleyip Siddhartha 'nın bir zamanlar karşı olduğu zevkler dünyasına akması gibi Haller 'de kendini bu dünyanın göbeğinde bulmuştur. İnsanın içindeki hayvanın nasıl bir canavar olabileceğini en iyisinden en kötüsüne bir bütün olarak işleyebilmiş Hesse. İçimizdeki şeytanı saklamalı mıyız ? Yoksa onu özgür mi bırakmalıyız? Yaşamı mı kaçırıyoruz yoksa ? yaşamın önüne kurduğumuz setler ile. ''Ama zevk alacağın bir şeyi yapmak için önce başkalarının iznini gereksiniyorsan,gerçekten aptalın birisin derim . '' diyen Hesse haklı mı ?

Kitabın özellikle '' Bozkırkurdu üzerine inceleme '' bölümü kesinlikle defalarca okunmalı. Bir yandan incelemeyi eleştiren Hesse bir yandan kendisine inceleme üzerinden öz eleştiri veriyor . Aydınları anlatıyor sokağı da özlüyor Hesse o kadar da uzlaşmacı değil her halde ''Biz aydınlar gerçeği pek tanımıyorduk, yabancısıydık gerçeğin ve ona düşman gözüyle bakıyorduk ; dolayısıyla bizim Alman gerçekliğinde , bizim tarihimizde, politikamızda ve kamuoyunda us içler acısı bir rol oynamıştır.Doğru , çokluk söz konusu düşünceyi tüm ayrıntılarıyla kafamdan geçirmiş, bazen gerçeğin şekillenmesine kendim de katkıda bulunmayı, boyuna işin estetik yanıyla, boyuna düşünsel - sanatsal yanıyla ugraşmak yerine gerçeğin içinde etkinlik göstermeyi özlemiştim. Ama her defasında teslim olup çıkmış ,kadere boyun eğmiştim. Sayın generaller ve agır sanayici beyler haklıydı , biz " aydınlar "cephesinde tıs yoktu , bizler zeki boşboğazların oluşturduğu, onlarsızda yapılabilen gerçeğe yabancı, sorumluluk nedir bilmeyen bir topluluktuk. Yaziklar olsun ! '' Evet zayıf bir karakter ,kolaylıkla teslim alınabilir, gerçeğe sırtını dönen , günümüz aydınlarından pek farkı olmayan ...

Herman Hesse ,Franz Kafka ,Stefan Zweig üçlemem ile devam edeceğim.Sıra da Franz Kafka Şato var. Bu kitap hakkında çok fazla yorum yapmayacağım çünkü Bozkırkurdunu bir kaç defa daha okumalıyım. Hesseyi çok seviyorum ben. Onu ve eserlerini böylesine yüzeysel değil çok daha derinden anlamak için okuduğum bütün kitaplarını nefes aldığım sürece defalarca okuyacağım. İşte o zaman tam anlamıyla bir yorum yapabilecek kapasiteye sahip olursam karalarım yine bir şeyler.

Ayşe Y. 
 12 Eyl 15:57 · Kitabı okudu · 3 günde · Beğendi · Puan vermedi

İÇİMİZDE BİR BOZKIRKURDU MU TAŞIYORUZ?
Herman Hesse’in Bozkırkurdu romanını bitirdim bitireli yoğun bir yazı yazma ihtiyacı hissediyorum, fakat bir türlü oturamıyorum masamın başına, bir türlü dökemiyorum içimden taşan cümleleri satırlara. Kitap yarım kalmış bir aşk gibi ruhumda gezinip duruyor. Sait Faik’in “yazmazsam çıldıracaktım,” demesi gibi Bozkırkurdu peşimi bırakmıyor bir türlü. Yazamamam, neyi yazacağımı bilmememden kaynaklanmıyor, tam tersi bu kitabı okuyunca hissettiğim özdeşim hissini, bu kitabın bende uyandırdıklarını nasıl anlatırım kaygısı içimi delik deşik ediyor. Daha fazla direnmek yerine yazmayı seçiyorum:
Hesse’in Bozkırkurdu romanı çerçeve hikaye tekniğiyle kaleme alınmış. “Yayıncının önsözü” başlığını taşıyan ilk bölümde anlatıcı, “Bu kitap, kendisinin sık kullandığı bir nitelemeye dayanarak ‘Bozkırkurdu’ adını verdiğimiz bir adamdan bize kalmış notları içeriyor. Notların bir önsözü gerektirip gerektirmediğini bir yana bırakalım; en azından ben Bozkırkurdu’na ilişkin anılarımı kaydedeceğim birkaç sayfayı da notlara eklemeyi zorunlu görüyorum.” İfadesiyle romana giriş yapıyor. Anlatıcının teyzesi evini Harry Haller’e(Bozkırkurdu) kiraya veriyor ve böylece Haller ve anlatıcı tanışmış oluyorlar. Kitabın bu bölümü anlatıcının Bozkırkurdu ile ilgili izlenimlerini ve yaşadığı bazı anıları içeriyor. Bu bölümde Bozkırkurdu oldukça sıra dışı ve gizemli bir adam olarak tanıtılıyor. Romanın sonraki bölümü “Harry Haller’in Notları” başlığını taşıyor ve Yalnızca kaçıklar için açıklamasıyla okuyucunun dikkatine sunuluyor. Bu bölümden sonra anlatıcı artık Harry Haller -kendi ifadesiyle Bozkırkurdu- oluyor ve romanın sonuna kadar da bu durum değişmiyor.
Peki kimdir Bozkırkurdu? Bu soruya tek bir cevap vermek zor olsa da kitaptan onunla ilgili içime dolanları anlatmak istiyorum: Dış görünüş itibariyle insanda eşine az rastlanır bir insan hissi uyandıran bir adam. Olağanüstü yeteneklerine ve zekasına rağmen son derece mütevazı. Sığ değil derin, ciddi bir entellektüel birikime sahip olduğu halde bilgisini sergileme çabası içine girmiyor. Kendisinin ne olduğunun ne olmadığının farkında. O bir yabancı ama bu yabancılık ülkeye, şehre ya da insanlara yabancılık değil daha çok başka bir dünyadan gelmiş, geldiği bu yeni dünyaya bir türlü adapte olamamış gibi bir hali var. Etrafındaki insanlara karşı son derece nazik, ama insanlarla yakın ilişkiler kurmayı reddediyor daha çok uzaktan seyreder gibi. Arada evine gelip giden bir sevgilisi var ancak bu kadınla da kimsenin anlayamayacağı tuhaf denilebilecek bir ilişkisi var. Yaşamı bir acı çekme deneyimi olarak kabullenmiş, acısını kendine biricik amaç haline getirmiş, gerçek anlamda acı çeken bir adam. Bu bağlamda Nietzsche’nin bazı özdeyişlerini doğrular gibi bir hali var. Son derece karamsar. Ancak bu karamsarlığın temelinde dünyayı değil, kendi kendini küçümsemesi yatıyor. Kısacası Bozkırkurdu kendi kendisiyle derdi olan, yalnız bir savaşçı.
Herman Hesse, kahramanı Harry Haller’e Bozkırkurdu ismini vererek onun toplum denilen kuşatıcı, kaotik düzendeki aykırı duruşunu anlatmak istiyor. Zira kurt sürüler halinde yaşayan bir canlı olmasına rağmen tek başına da varlığını sürdürebilir. Nitekim ilk bölümde anlatıcının onunla ilgili yaptığı şu tespitler de bu görüşleri doğrular nitelikte:
“Yolunu şaşırıp bizim aramıza düşmüş, kentlerde ve sürü yaşamında soluğu almış bir bozkırkurdu –başka hiçbir benzeti bundan daha çarpıcı niteleyemezdi onu, onun yalnızlığını, vahşiliğini, tedirginliğini, ondaki yurtsama duygusunu ve onun yurtsuzluğunu.” (S.17)
Hermann Hesse Bozkırkurdu romanı ile ilgili şu tespitleri yapıyor:
"Okurlarıma romanımı, nasıl anlamaları gerektiğini ne anlatabilirim ne de böyle bir şeye kalkışmak isterim. Yeter ki bu kitabı okuyan herkes, içinde kendinden bir şeyler bulsun ve bundan yararlansın. Gene de, Bozkırkurdu'nun öyküsünün insanı kemiren bir hastalıktan ve bunalımdan söz ettiğini ama tüm bunların ölüme ve yok olmaya değil, tersine iyileşmeye yönelik olduğunu anlarsa kendimi mutlu hissedeceğim. "
Bu cümlelere bakıldığında Hesse’in Varoluşcu felsefenin temel fikirlerinden biri olan insanın bu dünyaya atılmış olduğu ve dünyada kendi kendisini yeniden kurması gerektiği fikrine yaslandığı görülmektedir. Evet insan bu dünyaya atılmıştır ve bu dünyada yapayalnızdır aslında. Bu yalnızlık, bu acı, bu insanı için için kemiren bunalım onu yok oluşa doğru sürükleyebileceği gibi onun kendisini yeniden var etmesine de zemin hazırlayabilir. Tıpkı toprağa atılmış bir tohumun çatlamadan filiz verememesi gibi.
Hesse’in bu ifadelerde üzerinde durduğu bir diğer nokta da okurun kendisinden bir şeyler bulmasıdır ki roman bu anlamda bu dünyada bir derdi olan, biraz kafa yoran, düşünen, hayatı anlama ve anlamlandırma çabası içinde olan herkese bir şeyler söylüyor aslında. Romandan alıntıladığım şu cümleler düşünen, kafa yoran insanı ne de güzel anlatıyor:
“Gerçekte çekilen acılardan gurur duymak gerekir, her acı bize yüksek bir aşamada olduğumuzu anımsatır. Ne ilginç, değil mi! Nietzsche’den seksen yıl önce söylenmiş! Ama benim size göstereceğim cümle bu değil, bekleyin bir dakika –işte buldum. Okuyorum: ‘İnsanların büyük çoğunluğu yüzmeyi öğrenmeden yüzmek istemez. ‘ Ne anlamlı bir söz, değil mi? Yüzmek istememeleri doğal, çünkü karada yaşamak için yaratılmışlar, düşünmek için değil! Evet, kim düşünürse, kim düşünmeyi kendisi için temel uğraş yaparsa, bunda ileri bir noktaya ulaşabilir; ne var ki, karayla suyu değiş tokuş etmiştir böyle biri ve bir gün gelir suda boğulur.”(s.17)
“Öyle çağlar vardır ki, bütün bir kuşağın insanları iki çağ, iki ayrı yaşam üslubu arasında sıkışıp kalır, her türlü doğallık, her türlü gelenek ve görenek her türlü korunmuşluk ve suçsuzluk duygusu çıkıp gider elden. Kuşkusuz herkes bunun aynı ölçüde ayrımına varamaz. Nietzsche gibi biri bugünkü sefaleti bir kuşaktan daha fazla süre önce yaşamak zorunda kaldı; onun tek başına, hiç anlaşılmadan yaşadığını bugün binlerce insan yaşamakta. (…) Bay Haller iki çağ arasında sıkışıp kalanlardan, tüm korunmuşluk ve suçsuzluklara uzak düşenlerden, insan yaşamının tüm güvensizliğini kişisel acı ve cehenneme dönüştürüp yoğun biçimde yaşamaları alınlarına yazılmışlardan biridir. (…) Şunu da unutmadan söyleyeyim ki, niyetim onlara ne arka çıkmak ne de onları yadsımaktır; notları okuyacak herkes buyursun, kendi vicdanına göre karar versin!”(s.23)
Hesse’in, romanın birinci bölümünde anlatıcının ağzından yaptığı bu tespitler sanki birebir çağımızı ve bizleri anlatıyor gibi. Ve ben tüm bu olağanüstü tespitlerden sonra kendi kendime sormak istiyorum: “Her birimiz aslında içimizde bir Bozkırkurdu mu taşıyoruz?” Eğer cevabınız “evet” ise hepinizi kendinize bir adım daha yaklaşmak adına Bozkırkurdu’nu okumaya çağırıyorum. Hesse’in de dediği gibi “Notları okuyacak herkes buyursun, kendi vicdanına göre karar versin!”
BU YAZIYI BLOĞUMDAN ALTI ÇİZİLİ SATIRLARLA OKUMAK İSTERSENİZ:
https://hercaiokumalar.wordpress.com/...rkurdu-mu-tasiyoruz/

Murat Sezgin 
07 Ağu 2016 · Kitabı okudu · 7 günde · Beğendi · 9/10 puan

Baş döndüren bir yazar ve eseri. Okuduğum ilk Hermann Hesse kitabıydı. Okuduğum yorumlarda, kitabın zor okunduğu yönünde bir hava hissettim ve bunun için uzun süre kitaplığımda beklemek zorunda kaldı. Okuyunca, kitaba "zor okunan" yerine "ağır anlaşılan" demenin, kitabı okuyacak kişiyi bir nebze heveslendirebiliceği kanısına varmış gibiyim.

Hermann Hesse, ellili yaşlara doğru ruhsal çalkantılar geçirmiş. Bu çalkantılardan kurtulmak için intiharı bir kaçış olarak görmüş. O dönemde, Carl Jung'un ögrencisi Lang'ın gözetimi altında psikolojik tedavi gören Hesse, tedavi sürecinde Jungcu psikolojiye ilgi duymuş ve deneyimlerini bu kitapta yansıtmış. Bu yüzden otobiyografik bir roman olduğu aşikâr.

Hary Haller, kişiliğini yarı insani, yarı bozkırkurdu olarak iki parçadan oluştuğunu sanan bir karekter. (Bozkırkurdu, sürü içine girmeyen, tek başına hayata tutunmaya çalışan bir hayvandır. Hary Haller da bir bozkırkurdu. Aydın diye takılan, hayata sadece güzel yaşam gözüyle bakan, sadece eğlence ve zevk için gelmiş orta sınıf burjuva insanından kaçan fakat bu mizahımsılıktan da kopamayan bir bozkırkurdu). Yaşadığı bu ikilemin ceremesini sürekli çekmiş, hayatının büyük bir bölümünde intiharın eşiğinde yaşamış. Ben burda, "sürüden ayrılanı kurt kapar" sözünden yola çıkarak intiharı da kurt olarak nitelendiriyorum. Kurda yem olmamak için, bizler içinde geçerli, mizah şart!

Yazar bu kitabında, aslında kişiliğin iki parçadan değil yüzlerce, binlerce parçadan oluştuğunu(#9295884), uygun hamlelerle bu parçaların bir uyum içinde kullanılabilirse ölüm ve yokoluş düşüncesini tedavi amaçlı kullanılabileceğini romanlaştırıyor.

Kitabı tam olarak idrak edememişte olabilirim o yüzden tekrar okumayı düşünüyorum. Keyifli okumalar.

Nurhan Işkın 
01 Eki 2016 · Kitabı okudu · 3 günde · Beğendi · 10/10 puan

Emin olun bu eseri okumak muhteşem bir deneyim katacak hayatınıza. İnsan ruhunun acılar, mutsuzluklar karşısında nasıl parçalara ayrıldığını, nasıl yok olmak isteyeceğini okuyacaksınız. Karşı çıktığımız bir çok görüşe, olaya sadece seyirci kalmanın verdiği ızdırabın, bir şey yapamamanın omuzlarınızda biriktirdiği yük ile, iç dünyamızın cam misali tuz ile buz olmasının, vicdanımızdan ruhumuza sızmasına engel olamayıp, kabuğumuza çekilişin öyküsü...

Bize bahşedilen yaşamı, sanata döndürmek, içimizde ki korkuların bizim ile aynı görüşteki insanlar ile nasıl kesiştiğini, karşılaştığımız, karşı çıktığımız her bir olayın kendimizden bir parça sunuşunu, Harry yani Bozkırkurdu'nun hikayesinde bir kaşif gibi tekrar keşfedeceksiniz...


İnsan ruhu kendisi ile aynı görüşteki ruh ile karşılaştığında, ayna olarak gördüğü her şeyin aslında kendi yansıması olduğunu kabul etmekte zorlanıyor. Bu anlamda baktığınızda eser sizi düşündürecek, yoracak, yeri gelecek kızdıracak ama bir şeyden emin olun bu eseri okumaya başlayıp, son sayfasını okuduğunuzda siz aynı kişi ve görüşte olmayacaksınız...

Ellili yaşlarda ki Harry, çift kişilikli ruhunu huzura erdirmek için yaşamına son vermek istiyordu. Kendini bir Bozkırkurdu olarak görüyor ve bu dünyaya ait hissetmiyordu. İnsan kalabilme yolunda, kendi doğruları düşünceleri toplum ile uyuşmuyor, sınıf farkını yanlış buluyordu. İçsel çelişkiler ile dolu hayatına son vermek istiyor fakat bunu yapmaktan da ölesiye korkuyordu. Yaşamak onun ruhuna göre değildi. Toplumsal baskılardan, kendini yetersiz görmekten dolayı yaşadığı kişilik bölünmesini eline geçen bir broşür ile anlamaya çalışan Harry, kötülükleri Bozkırkurdu'na, iyilikleri ise kendinden bilmeye devam edecek miydi? Hayatının bu zor döneminde kendisine uzanan bir eli tutma kararı almıştı ve bir söz vermişti. Bu söz eğer gerçekleşirse, sorumlusu Harry'mi yoksa Bozkırkurdu'mu olacaktı. Sihirli Tiyatro'da yüzleştiği; kendi deyimi ile 'ben'lerinden hangisinin galip gelecekti?

Çevrisi kusursuz olan bu eseri, edebi eserleri seven herkese tavsiye ederim.

Mete Özgür 
 18 Eyl 17:35 · Kitabı okudu · 5 günde · Beğendi · 10/10 puan

KİTAP DEĞİL BEYİN AMELİYATI

Bozkırkurdu ile ilgili ne yazsam eğreti duracağının, nasıl bir övgü cümlesi kursam haddimi aşacağımın farkındayım. Bu yüzden en baştan, Bozkırkurdu'nu inceleyen diğer bütün arkadaşların affına sığınıyorum.

Bozkırkurdu ile tanışmama, sevgili Ayşe Hanım'ın kaleme aldığı ve çok beğendiğim incelemesi ( #24071417 ) vesile olmuştur. Beni bu şaheserle tanıştırdığı için kendisine teşekkürü bir borç bilirim.

Bozkırkurdu'nda Hesse, kahramanı Haller üzerinden, kaleme alındığı dönemin toplumsal durumundan sebep, bir entelektüel eleştirisi çerçevesinde, parçalanmış kişilikleri, kişilik çatışmalarını âdeta bir beyin ameliyatı yapar gibi irdeliyor. Bu yönüyle, Oğuz Atay'ın Tutunamayanlar'ı ve Tehlikeli Oyunlar hatta Necip Fazıl Kısakürek'in Bir Adam Yaratmak eserleriyle aynı temele dayandığını söyleyebiliriz. Bu da bir bakıma Hesse'nin edebiyatımızı etkilediği anlamına geliyor.

Kitap bittiğinde bitmiş olmuyor ve zihninizde dolaşmaya devam ediyor.
Yazım tekniğinin ya da hikayenin bir sonucu mu, yoksa Hesse'nin bize bir oyunu mudur bilemiyorum: İlk 20-25 sayfa neredeyse kitabı bıraktıracak derecede sıkıcıyken bu duvarı aşıp ilerlemeye başladığınızda Bozkırkurdu'nun damarlarınızdan bütün vücudunuza nasıl yayıldığına inanmakta zorlanıyorsunuz. Aynı satırları defalarca okuyup, derin düşüncelere dalıyor ve her defasında daha diplere iniyorsunuz.

Kendini toplumdan farklı gören, toplumla kişiliği arasında bağ kuramayan ya da çeşitli durumlara karşı farklı kişilikler geliştiren herkesin okuması gereken muhteşem bir eser. Kendisini ciddiye alanlara farklı bir okuma deneyimi sunan Bozkırkurdu aynı zamanda iyileşme de vadediyor.

insan_okur 
10 Oca 2016 · Kitabı okudu · 5 günde · Beğendi · 9/10 puan

Merhaba 1000Kitap sakinleri.

Evet… Ne diyeceğimi pek bilemiyorum şu an kafam allak bullak oldu arkadaşlar. Nasıl bir roman vallahi size çok şey anlatmak isterim ama neler diyeceğimi, nasıl diyeceğimi bilemiyorum ama mutlaka okuyun bu kitabı. Benim ilk Hermann Hesse okuyuşum. Hesse’nin en duyulmuş eseri. Genelde hit listelerde bulunur bu kitap. Olması da gayet normalmiş şimdi daha iyi anladım. Edebiyatın başyapıtları arasında zaten. Kesinlikle ve kesinlikle kolay bir eser değil. Çerez niyetine bitirilecek kitaplardan değil. Çok ağır bir kitap. Sayfa sayısı sizi aldatmasın, okuduğunuz yeri başa sarıp anlamadım diyerek bir daha okuyabilirsiniz. Dolu dolu bir eser. Yazarın dili çok çok iyi. Ben çok beğendim; akıcı, sürükleyici ve sade. Tabi ki çevirmen de muhteşem ötesi… Kitap bir biyografi kitabıymış… Yazarın kendisi gibi Harry Haller, romanın başkahramanı, kendini öldürmeyi düşünmüştür. Bozkırkurdu’nun Bilimsel İncelemesi’nde Bozkırkurdu ortaya çıkışının 50. yılını kendini öldürme fırsatına sahip olduğu gün olarak anmaktadır. “50. yaş günümde, yani iki yıl sonra kendimi asma hakkımı elde ettim.” Başkahramanın isminin baş harflerinin H.H. yazarınkiyle aynı olması o yüzden rastlantı değildir. Başlarda ağır aksam ilerlesem de betimlemeler ve intihar eğilimlerini anlatan ilk kısım çok güzel. 80. Sayfadan sonra artık roman kopuyor ve elinizden düşüremiyorsunuz. Bir vücut içinde bir çok insan… Toplumların dayattığı yaşam biçimi insanoğlunu, insani olanla olmayan arasında şizofrenik bir bölünmeye, kişilik parçalanmasına iten bir hayat. Modern insan ile kendi öz doğası arasında sıkışmış insanın ruhsal çatışmasını anlatıyor. Yaşadığı çağın ilerisinde olan kişilerin çektiği sıkıntıları ve bu insanların toplum içerisinde yaşama isteksizlikleri karakterde çok iyi betimlemiş. Toplumda zamanla insanların sıradan bir hayatı yaşamak istemelerine eleştiri. Bu yüzden insanlar özüne yabancılaşmakta. Bunu modernleşmeye bağlamış yazar. Bu haldeyken insan kendi özüne dönmek isteyince farklı kişilikler ortaya çıkıyor. Buradaki çatışmayı anlatmış aslında bize yazar. Üst düzeyde ruhsal çatışma doğuran bu çatışma; insanlık açısından kötü değil aslında bir fark ediş oluyor. Kendini tanımaya çalışıyor. Eğer bunu gerçekleştiremezse o zaman bir çatışma başlıyor işte. Sihirli tiyatro bölümü ise tamamen farklı bir eser gibi. Aslında kitap içinde farklı bir kitap zaten. Fazla spoiler vermek istemiyorum. Farklı kapıları açacaksınız ve şaşıracaksınız. Bu kapılar aslında farklı karakterlerin kişilikleri. Satranç taşlarına benzetilen bu bölüm ise karaktere uygun taşlarla sizi hayata sokup, hayatı bu karakterler ile kazandırmak.

Tabi ki tavsiye ediyorum. Beğendiklerim arasına ekledim. Sizlere de iyi okumalar diliyorum...

onurgoztepe 
12 Haz 2015 · Kitabı okudu · 9/10 puan

"yalnızca kaçıklar için"

çağın hastalığına yakalanmışların kutsal kitabı. kaçıklık, aylak adam'lık, bozkırkurtluğu…hepsi aynı hastalığın farklı biçimleri.

tek bir kişilikten oluşmadığını hisseden,kendi ruhunu kategorize etmeyi sevmeyen, alışılagelmiş kalıplardan uzak durmaya çalışan insanlara hitap eden kült roman.
ne zaman insan içine karışsa kendinden uzaklaştığını hissedenlerin kitabı. bi çok kişi kitabın başında karakterin yalnızlığını ve çelişkilerini okudukça "aa ulan bu beni yazmış" diyerek hayrete düşer.

çağdaş toplumun ve zamanın dayattığı yaşam biçimi, insanları insani olanla olmayan arasında şizofrenik bir ayrılığa, kişilik parçalanmasına itmiştir. insan aklıyla ve duyularıyla insani olanı özledikçe, sistem ona insanlık dışı bir yaşam biçimi dayatır.

Bu hastalığa düşenlerin ortak noktası bu dünyaya ayak uyduramamaları, kendini herkesten farklı hissetmeleridir. çağın getirdiği şeylerden haz etmez ve kendi içine kapandıkça kapanır.

günümüzde yaşamak ve yaşamaktan haz almak isteyen birinin senin gibi, benim gibi bir insan olmaması gerekiyor. boş olan popüler kültür müziği yerine gerçek müzik, eğlence yerine kıvanç, para yerine ruh, gelişigüzel etkinlikler yerine gerçekten haz alacağımız işler, oyun yerine gerçek tutku arayan birine bu kasvetli dünya yurt olamaz.”

Meyrem KARADENİZ 
 06 Mar 2016 · Kitabı okudu · 6 günde · Beğendi · 8/10 puan

Tam anlamıyla sarsıcı bir roman.Bireyin iç dünyasındaki çatışmalar ile çoklu kişiliklerin kendi alt kimlikleri ile karşı karşıya gelmesi ele alınmış.Anlatım sade ve akıcı olmasına rağmen anlatılmak istenen düşünceler, okurken yoğunluk hissettiriyor. Şunu belirtmeden geçmeyeyim; psikolojiniz yerindeyken okumakta yarar var ;) .Biraz zaman geçtikten sonra yeniden okumayı düşündüğüm kitaplarımın arasına ekleyeceğim ama bu pek de yakın bir zaman için söz konusu değil. Kitaplarla kalınız...

4 /

Kitaptan 365 Alıntı

onurgoztepe 
12 Haz 2015 · Kitabı okudu · İnceledi · 9/10 puan

İnsanların büyük çoğunluğu yüzmeyi öğrenmeden yüzmek istemez. Ne anlamlı bir söz, değil mi? Yüzmek istememeleri doğal, çünkü karada yaşamak için yaratılmışlar, yüzmek için değil. Ve düşünmek istememeleri doğal, çünkü yaşamak için yaratılmışlar, düşünmek için değil! Evet, kim düşünürse, kim düşünmeyi kendisi için temel uğraş yaparsa, bunda ileri bir noktaya ulaşabilir; ne var ki, karayla suyu değiş tokuş etmiştir böyle biri ve bir gün gelir suda boğulur.

Bozkırkurdu, Hermann HesseBozkırkurdu, Hermann Hesse
Sadettin TANIK 
01 Eki 2015 · Kitabı okudu · 6/10 puan

Hiçbiri sana yaranmak, kendini sana beğendirmek gibi bir amaç gütmez. Tiyatro nedir bilmez hayvanlar.

Bozkırkurdu, Hermann HesseBozkırkurdu, Hermann Hesse

Dinleyin şu cümleyi: Gerçekte çekilen acılardan gurur duymak gerekir, her acı bize yüksek bir aşamada bulunduğumuzu anımsatır.

Bozkırkurdu, Hermann Hesse (Sayfa 17)Bozkırkurdu, Hermann Hesse (Sayfa 17)
Murat Sezgin 
01 Ağu 2016 · Kitabı okudu · İnceledi · Beğendi · 9/10 puan

Güç insanını güç yıkar, para insanını para; köle ruhlu insanı başkalarına kulluk etme, zevk insanını zevk çökertir.

Bozkırkurdu, Hermann Hesse (Sayfa 45)Bozkırkurdu, Hermann Hesse (Sayfa 45)
sertaç samur 
12 Tem 13:47 · Kitabı okudu · İnceledi · Beğendi · 10/10 puan

“Sana bir sır vereyim mi, ciddilik zamana aşırı değer verilmesinden kaynaklanır.”

Bozkırkurdu, Hermann Hesse (Sayfa 93 - YKY)Bozkırkurdu, Hermann Hesse (Sayfa 93 - YKY)
sertaç samur 
14 Tem 15:26 · Kitabı okudu · İnceledi · Beğendi · 10/10 puan

“… karamsarlığının temelinde dünyayı değil, kendi kendini küçümsemesi yatmaktaydı…”(s.12)

Bozkırkurdu, Hermann Hesse (Sayfa 12 - YKY)Bozkırkurdu, Hermann Hesse (Sayfa 12 - YKY)
Sadettin TANIK 
01 Eki 2015 · Kitabı okudu · 6/10 puan

...zevk alacağın bir şeyi yapmak için önce başkalarının iznini gereksiniyorsan, gerçekten aptalın birisin derim.

Bozkırkurdu, Hermann HesseBozkırkurdu, Hermann Hesse
Murat Sezgin 
07 Ağu 2016 · Kitabı okudu · İnceledi · Beğendi · 9/10 puan

Sıradan biri bile birkaç yüzyıllık bir koşudan sonra olgunlaşır.

Bozkırkurdu, Hermann Hesse (Sayfa 200)Bozkırkurdu, Hermann Hesse (Sayfa 200)
Murat Sezgin 
06 Ağu 2016 · Kitabı okudu · İnceledi · Beğendi · 9/10 puan

Zaman ve dünya, para ve güç, küçük ve sığ insanların elinde bulunacak her zaman, asıl insanların elinde ise hiçbir şey. Yalnızca ölüm.

Bozkırkurdu, Hermann Hesse (Sayfa 146)Bozkırkurdu, Hermann Hesse (Sayfa 146)