Emin K. profil resmi
...
Mühendis
Bursa
4.111 kütüphaneci puanı
1221 okur puanı
22 Nis 2018 tarihinde katıldı.
  • Sabitlenmiş gönderi
    1088 syf.
    ·52 günde·Puan vermedi
    Tolstoy, 1870 senesinde eşi Sonya’ya, yüksek sosyeteden kocasını aldatan bir kadının romanını yazacağını söyler. Ancak kendisi açısından tüm problemin; “bu kadını acınası kılmak ama hor görülecek biri gibi yansıtmamak olduğunu” da ekler. Peki böyle mi olmuştur? Bu tasarının fazlasıyla gerçekleştiğini söyleyebiliriz.

    1872 senesine gelindiğinde ise Tolstoy, komşusu ve arkadaşı olan Bibikov’un metresi olan Anna Stepanovna Pirigova’yla alakalı trajik bir haber alır. Olaydan çok etkilenir, araştırır, olay mahalline gidip bizzat gözlemde bulunur. Bilinçaltını etkileyen bu olayın da muhakkak kurgusunda bir payı vardır (Seçilen isimler bile bunu destekler nitelikte; Anna, Stepan). Nihayet 1873 yılında Tolstoy, romanına başlar ve 1877 yılında da romanını tamamlar. Bu eseri kendi deyimiyle ”mürekkep hokkasının içinde vücudundan etler bırakarak” yazdığını söylüyor. Roman üzerinde titizlikle çalışan Tolstoy, çokça değişiklik de yapmış. Kimi bölümlerin yerlerini değiştirmiş, kimi karakterler ekleyip kimi karakterleri çıkartırken kimi karakterlerin üzerinde de değişiklikler yapmış. Böylelikle eser tamamlanana kadar eserde ve eserin planında tam on iki sefer değişiklik yapmış.

    Esere gelecek olursak, Anna Karenina; toplumsal yaşantıyı yansıtan, soyluların odakta tutularak toplumun çeşitli katmanlarındaki kişilerin resme dahil edildiği ve dönemin yaşayış ve anlayışlarının resmedildiği gerçekçi bir tablo. Birini, bir diğerinin gözünden görüyoruz. Soylular, toprak sahipleri, köylüler, hizmetliler, sosyetik düzen, bürokratik düzen, askeri düzen… Neredeyse her noktaya temas var. Basit bir aşk romanı olmaktan öte, fikir ve anlayışların, o zamanki siyasi arka planın da es geçilmediğini görüyoruz; toprak politikası, azınlık siyaseti, savaş ve soylu seçimleri de arka fonda işliyor. Bununla birlikte Tolstoy’un o büyük gözlemciliği ve gerçekçiliğiyle etkileyici kıldığı tasvir ve benzetmelerinin, psikolojik tahlillerinin de geri kalmayıp romanın edebi niteliğini artıran öğeler olarak öne çıktığını görüyoruz. Monologlarla psikolojik gerilimler başarılı bir biçimde verilirken, diyaloglarla çatıştırılan karakterler aracılığıyla da fikirsel alan genişletilmiş.

    Romanda birbirine karışmayacak heterojen tipte karakterler ön planda. Stepan; liberal görüşlü gösterişe düşkün savurgan bir zengindir. Kazancına bakar, pervasızdır, etliye sütlüye karışmaz, gazetedeki köşe yazılarını çekirdek çitleyerek kavga izleyenlerin aldığı memnuniyet verici hazla takip eder. Karısını artık güzel bulmaz ve kaçamak yapmayı normal görür. Sergey; kendince felsefesi olan kibirli bir aydındır. Vronski; düzenli bir aile hayatı görmemiş, aile kültürüne yabancı, kadınlarla münasebetlerine ciddi bakmayan eğlence düşkünü bir subayken Anna sonrası değişim geçirerek eli sıkı toprak sahibi bir soyluya dönüşür. Levin; Tolstoy’un romanda kendini var ettiği ve sözlerini üzerinden söylediği karakteridir. Tolstoy’a epey benzer. Okulla arası olmayan, aritmetik ve dilbilgisiyle ilgilenen, müfredat dışında kendince metot geliştirip eğitim veren, topraklarını yönetmeye çalışan, şehirlilerden çok köylüleri seven, kendi köylüleriyle birlikte tarlada çalışan, güçlü kuvvetli, açık yürekli, samimi, dürüst, inatçı, çabuk huysuzlaşan, kendince kurallar koyarak onları yaşamaya çalışan, içe dönük, çekingen, balo-cemiyet hayatından hoşlanmayan, otorite sayılan kişi ve görüşlere karşı tepki gösterir vaziyette çıkışları olan, patavatsızlık eden, değişken ruh dünyasına sahip biridir. Tolstoy’un hayatında yaşadığı bazı şeyleri Levin’in yaşamında birebir görürüz. Kiti’ye harflerle yapılan utangaç evlilik teklifi, nişan, düğün, balayı süreci ve sonrasında gelen kırsaldaki yaşam Tolstoy’un hayatında da aynen öyle gelişmiştir. Yine Tolstoy’un kahyası, abileri (Nikolay ve Dimitri) de Levin’in etrafına eklemlenmiştir. Diyebiliriz ki; Levin, Lev’in romanın içinde kendi özgün kişiliğiyle özgürce dolaştığı karakteridir. (Tıpkı Kazaklar’da kendine seçtiği Olenin gibi.)

    Aleksey Karenin; kendini iş dünyasına kaptırmış, ruhsal-manevi olandan anlamayan bir adamdır. Eşi Anna’nın ruhsal yanına dokunamamış olması, onu duyumsayacak derinlikten uzak olması Anna ile aralarındaki ciddi kopukluğun en önemli nedenidir. Aralarındaki büyük yaş farkının da bunda payı vardır tabi ki. Bu kopukluktan dolayı Anna’nın gözünde aşk ulaşılması çok zor, anlamı çok derin bir kavrama dönüşüyor. Ona evli bir kadın olarak hiçbir zaman erişemeyeceğini bilmek de içinde aşka karşı bir nefret doğuruyor. Elde edilemeyene karşı gelişen nefret… Anna ne kadar canlı ve sıcaksa Aleksey de o kadar donuk, sönük ve resmidir. Aleksey Karenin’in, kendini, insana dair olana kapatıp sadece iş hayatına vermesi, onu ruhsal olanı anlamlandırma hususunda yetersiz bırakmıştır. Ancak bu diğer taraftan da yara almak istemeyen bir adamın kaçışı olarak da okunabilir. Aleksey, eşiyle alakalı problem yaşadıkça işine sarılır. Bundan dolayı Anna’yla yapacağı konuşmayı da sevgi içeren nedenler yerine iş akdi benzeri prensipler, biçim, disiplin ve maddeler halinde kafasında toparlaması gayet anlaşılır bir durum.

    Anna ise, asil duruşu ve asil hareketlerinin yanında sağlam karakterli birisi olarak girer romana. Samimi olma çabasında ve gerçekçilikten de vazgeçmeyen bir karakterdir. Hak etmediğini düşündüğü abartılı övgüler aldığında bunu kabullenmeyip kendi kötü yanını ortaya koyarak itiraz edebilmektedir. Tolstoy, başlarda büyülenmişçesine tarif eder Anna’yı. Duruşu, kıyafetleri, hareketleri, sözleri, insanlar üzerindeki etkisi öyle etkileyici çizilmiştir ki yazarın kontrolü kaybedip çizdiği karakterine âşık olduğu bile düşünülebilir. Nitekim romanın ilk cildinde bir karakterine Anna hakkında “Sizin gerçek bir roman kahramanı olduğunuzu söylüyor. Kendisi erkek olsaymış, sizin için bin türlü delilik yapabilirmiş.” dedirterek okura göz kırpıyor.

    Anna başlarda imrenilen asil bir kadın olarak çizilirken devamında ise Anna’ya kızıyoruz, sonrasında acıdığımız yerler oluyor. Kendisine karşı ikiyüzlü tavır sergilendiği zaman buna karşı durmaya çalıştığında beğendiğimiz oluyor. Anneliğiyle ilgili kızdığımız, acıdığımız tarafları oluyor. Kendine o kadar hâkim olamayışına kızıyoruz, kocasını haksızlığa uğratışına kızıyoruz, bir yandan da dönemin şartları gereği içinde sıkışıp da çıkamadığı cenderenin onu nasıl boğduğunu görüp çözüm arıyoruz, bir çıkar yolu bulmaya çalışıyoruz. Çünkü Tolstoy, Anna’ya da kocası Aleksey Karenin’e de hem acımamızı hem de onlara kızmamızı sağlıyor. Onları anlayalım diye resmin ayarlarıyla epey oynuyor. Kadrajı yakınlaştırıyor, ışıkla oynuyor, açıları değiştiriyor. Böylece olayı ve karakterleri birçok noktadan görüyoruz.

    Anna düştüğü arafta bir yandan gururunun bir yandan anneliğinin baskın gelmesiyle hareketsiz kalırken mazideki yaşamı ve kurmayı düşündüğü istikbali arasındaki makas gittikçe açılır. Ne ileriye ne de geriye gidememenin verdiği bunalımla gittikçe bulunduğu yerde gömülmektedir adeta. Salonlarda herkesin etkilendiği, güzelliği, zarafeti, asil duruşu ve yerinde söz ve davranışlarıyla büyüleyici Anna, tercihi neticesinde sıkışıp kaldığı noktada iyice yalnızlaşarak kendi içine düşmüştür. İçinde kendine doğruyu söyleyen sesi kaybetmiş, hezeyanlarına teslim olmuştur. Kontrolünü iyice kaybettiği noktada her şey anlamını yitirir. Hayatı karamsar ve anlamsız olarak gören o bakış açısıyla içsel savaşı Tolstoy, bir araba yolculuğu ve sonrasındaki monologlarla bize çok net gösterir. Anna’nın hezeyanlarla dolu olarak çıktığı araba yolculuğunda ve sonrasında şeylere karşı (insan, nesne, duygu fark etmez) yargısı-algısı aynıdır: pis, tiksinç, iğrenç, anlamsız. Baştaki mükemmel resmi, son derece pozitif ve yapıcı tavrıyla herkesin sevgilisi olan Anna’yı ve gelinen noktadaki hali, bu halin algıladığı duyumsamayı düşündüğümüzde durum oldukça çarpıcıdır.

    Diğer taraftan roman, aynı zamanda yüksek sosyeteye yönelik eleştiriler de içeriyor. Tolstoy’un sosyete yaşamına dair yaptığı ironi ve ortaya döktüğü ikiyüzlü tutumu görüyoruz. Tolstoy, sosyete muhabbetlerine dair; güzel şeyleri konu alan muhabbetlerin başladıktan kısa bir süre sonra bittiğini, genelde konuşmalarda ‘son toplum havadisleri, tiyatro ve yakınlardan birinin çekiştirilmesi üzerinde dönüp dolaştıktan sonra, son konu, yani dedikodu üzerinde karar kılındığını’ söylüyor. Anna’nın durumu üzerinden de genel yaşamlarındaki ikiyüzlülüğü, adaletsizliği açık ediyor. Evli kadınlara kur yapmanın normal sayıldığı, hatta kur yapan kişi genç bir adamsa (misal; kariyerinin başlarında bir subaysa) kur yaptığı kişi de saygınlığı ve şöhreti yerinde olan evli bir kadınsa, elde edeceği muvaffakiyet çevresindeki akranlarınca imrenilecek bir hareket olarak algılanırken, genel sosyete yaşantısı açısından da ‘sükse’ anlamına geliyor. Kadın kendini kaptırır, aile düzenini bozar da o adamla birlikteliğini ilan ederse adama bir şey olmaz ama sosyete dünyası kadını ayıplayarak üstüne çizgi çeker. Bu kadın açısından sosyete dünyasında itibarını kaybetmek demek. Hatta ondan beklenilen bir daha sosyetik etkinliklere katılmaması. Halbuki ikiyüzlülük ederek oyunu bozmasa, bir yandan evli olarak devam edip, bir yandan da başka ilişkiler kursa, herkes bunu bilse de kimse bilmiyormuş gibi yapsa alenen sahiplenilmedikçe, ilan edilmedikçe problem yok demektir. İhtişamını takınan genç adamlar iltifat kılıfı altında evli bir başka kadına kur yapabilir. Tüm bu sahneleri bizlere gösteren Tolstoy, bu yaşamdan tiksindiğini, bunu kaldıramadığını karakteri Lev-in üzerinden ortaya koyuyor. Ne kadar tepki gösterilse de Levin’e bildiğini okutuyor. Son bölümde dahi Panslavistlerin ağır eleştirilerini göze alarak kendi düşüncelerini Levin’e okutmuş gönüllü Slav hareketine karşı tepkisini dile getirmiştir.

    Tolstoy’un romandaki başarısı, herkesin rahatlıkla kötüleyebileceği bir karakteri anlayabilmemiz için bizi zorlaması, kötü hale gelmiş olandaki iyi tarafları göstermeye çabalaması. Anna, kendi yazgısında sıkışmış kalmış, ileri geri gidemez bir durumdayken, okur da Anna’yı yargılarken aynı zorluğu çekmelidir. İşte romanı da Anna’yı da kalıcı kılan taraflardan biri bu. Anna, Müge Anlı’ya çıksa başta Müge Anlı kızar, “sevgilin batsın senin” der, programdan kovardı belki de :) Sonra orada burada haber olsa herkes ayıplardı kendisini. Belki Tolstoy bile Anna’yı aklına ilk getirdiğinde onu bu kadar anlayarak ona bu kadar acıyacağını aklına getirmemişti. Nitekim kurgu ilerledikçe kendinden epey izler bıraktığı Levin de Anna’ya kızarken ondan çok etkilenerek ona acımaya başlamış ve anlaşılamamasından korkmuştur. Belki de Tolstoy istediğinden fazlasını almış, amaçlanan fazlasıyla gerçek olmuştur; herkesin kızdığı, aşağıladığı, hor gördüğündeki acınacak tarafı göstermek, öfkeyi merhamete, hıncı anlamaya acı duymaya değişmek…
  • Peygamberimiz (s.a.v) buyuruyor ki:
    "Gıybet, Müslüman kardeşini arkasından hoşuna gitmeyecek sözler ile anmadır."

    Demek ki, adamın arkasında isterse vücut eksikliğinden, ister soy asaletsizliğinden, ister sözünde ve davranışında var olduğu ileri sürülen bir kusurdan, isterse gerek din ve gerekse dünyası ile ilgili eksikliklerinden bahsedilsin, bunların hepsi dedikodudur. Hatta, birinin elbisesinden, paltosundan veya atından küçümseyen bir edâ ile arkasından konuşmak, gıybettir.

    Öyle ki, selef-i sâlihinden önde gelenlerin misal vererek belirttiklerine göre, birinin arkasından "Elbisesi uzun veya kısa" diye konuşmak bile dedikodudur. Nerede kaldı ki, onun şahsiyeti hakkında rencide edici ifadeler kullanman!
    İmam Gazali
    Sayfa 134 - Çelik, Tam Metinli Yeni Baskı, 2016
  • Yine Peygamber'imiz (s.a.v) şöyle buyuruyor;
    "Dedikodudan sakınınız, çünkü dedikodu zinadan daha ağır bir günahtır. Zira zina eden bir kimse tevbe edince tevbesi Allah tarafından kabul edilebilir. Fakat dedikodusu yapılan kimse affetmedikçe dedikoducunun affedilmesi mümkün değildir."
    İmam Gazali
    Sayfa 133 - Çelik, Tam Metinli Yeni Baskı, 2016
  • Yine Peygamber'imiz (s.a.v) buyuruyor ki;
    "Sahibini çirkin davranışlardan ve eğriliklerden alıkoymayan namaz, Allah'tan daha da uzaklaştırır, gafil kimselerin namazı ise çirkin davranışlardan ve eğriliklerden alıkoymaz."
    İmam Gazali
    Sayfa 127 - Çelik, Tam Metinli Yeni Baskı, 2016
  • Peygamberimiz (s.a.v) buyuruyor ki;
    "Cennete sadece merhametliler girecektir." Orada bulunan sahabiler; "Ya Resulullah! Biz hepimiz merhametliyiz" derler. Peygamberimiz (s.a.v) onlara şöyle cevap verir; "Sırf nefsini esirgeyen kimse merhametli değildir; merhametli kimse hem kendini ve hem de başkalarını esirgeyendir."
    İmam Gazali
    Sayfa 118 - Çelik, Tam Metinli Yeni Baskı, 2016
  • Sadece dıştan günahlarına tevbe edenlerin durumu, üzerine ipek örtü serilen bir çöplüğe benzer. İnsanlar bu ipekle saklanmış yığına hoşlanarak bakarlar, fakat örtü kalkınca yüzlerini ondan çevirirler.

    Bunun gib insanlar görünüşte ibadet işleyenlere imrenerek bakarlar, ama kıyamet günü, sırların ortaya çıktığı gün, örtü kalkınca melekler onlardan yüz çevirir. Nitekim Peygamberimiz (s.a.v) şöyle buyurur;

    "Allah sizin kalıplarınıza, dış görünüşlerinize değil, kalplerinize ve niyetlerinize bakar."
    İmam Gazali
    Sayfa 113 - Çelik, Tam Metinli Yeni Baskı, 2016
  • ...sâlihlere hürmet etmeyi bilmeyenleri Allah (c.c) onlarla birarada bulunma nimetinden mahrum eder. İbadete hürmet etmeyi bilmeyenlerin de Allah, kalplerinden ibadet lezzetini çıkarır.
    İmam Gazali
    Sayfa 63 - Çelik, Tam Metinli Yeni Baskı, 2016
  • %33 (230/703)
  • Emin K. tekrar paylaştı.
    544 syf.
    ·9 günde·4/10 puan
    Kitabı bitirir bitirmez hızlıca incelemelere göz attım ve 'acaba aynı kitabı mı okudum?' diye düşündüm. Romanın bende bıraktığı zayıf intiba ve tatminsizliğe karşı romanın mükemmelliğini vurgulayan; "40 yıllık hayalin 5 yılda yazıya dökülüşü" bilgisi başta olmak üzere, kurgu, romana yedirilen tarih, karakterler gibi unsurlar üzerinden kitaba ve yazarına yüksek dozda takdir ve beğeni cümleleriyle, kitapların arka kapağı gibi birbirinin benzeri incelemeler mevcuttu. Veba Geceleri hakkında çeşitli blog ve kitap sitelerindeki bu yorumları yapmanın ancak sathi bir okumayla mümkün olabileceğini düşündüm, çünkü biraz bol keseden savrulmuş gibi görünen yorumların gölgesinde roman, zayıf kurgusu, zaman geçişlerindeki arka plan eksikliği, fazla tekrarları ve veba gibi yıkıcı bir evrensel problemin psikolojik yıkımının karakterlere yansıtılmaması gibi birçok açıdan vasatın altında kalan bir romandı.

    Benim Adım Kırmızı ile başladığım OP yolculuğu, benim için ilk ve son durak olmuştu. Roman, kurgunun ikinci planda olduğu o dil ve simgeler oyunuyla öne çıkıyordu, nesnelerin ve insanların konuşturularak, 'yazarak resim yapmanın örneği'yle, OP'nin en bilinen alegorik romanıydı. Yine bu kitaba göre hacmini fazla bulduğum içeriğin yarısında 'ne zaman bitecek' diye sayfalarını çevirmeme rağmen okurların iyi yöndeki takdirini anlayabiliyordum. Sapla samanın birbiriyle karıştırılmadığı dilsel bir ziyafet sunuyordu sıkı OP okuruna. Ne söylediğimizi biraz da nasıl söylediğimiz belirliyorsa, büyük bir emeğin ürünü olduğu besbelli o bilgi ağının hacmi, ‘söylenenin nasıl’ olduğuna iyi bir cevap veriyor ve bununla birlikte ‘söylenilenin ne’ olduğu arada kaynayıp gidiyordu.

    OP romanlarındaki anlatım gücü ve kültürlerin harmanlaşmasıyla oluşan çok seslilik ve beraberinde gelen 'ötekiye bakış', yazarın her kitabını dört gözle bekleyen kitlesi için beğenilme etkenlerden bazılarıdır. Bir diğer OP okuru ise, romanlarındaki anlatım ve araştırma becerisini takdir etse de birbirinin aynı metinlerin anlam yoksunluğunu fark eder. Ve tüm vasatlığı görebilen bir diğer okur kitlesiyse 'nobelli' bir ismin zayıf bir romanla yan yana gelemeyeceğini, OP lobisinin hangi konuda yazsa, "mükemmel, harika, efsane" olarak nitelediği marketing etkileşimine maruz kalarak olumsuz bakış açısını açığa vurmaktan çekiniyor oluşudur. Yani popülerliğin öznel düşüncenin önüne geçmesi gibi bir durum söz konusudur burada. Bu üçüncü grup okurunun OP kitlesi arasında azımsanamayacak kadar fazla olduğunu düşünüyorum.

    Doğu Akdeniz'deki hayali bir ada etrafında, Sultan Hamid dönemini konu almasıyla tarihi bir roman Veba Geceleri. Gerçek-hayali karakter ve mekanlar içe içe yer alıyor romanda. Tarih kitaplarının devr-i istibdat diye nitelediği Abdülhamit dönemine bakış atarken -Batı kaynakları ışığında yazılmış metinlerin ağırlığı mevcut- Tanzimat etkisini de alternatif tarih moduyla görebiliyorsunuz. Bu noktada OP'nin ideolog tarafını eleştirecek değilim ama işbu romanın bir ideolog imzasıyla yazılmamış olduğunu söylemenin abes kaçacağı okuyanlarca görülecektir. "O ne bir ideolog, ne bir gazeteci... o bir romancı" diye devam eden ve arka kapağa monte edilen The New York Times yazısı tam da bu kitabın içeriğiyle net olarak çelişmektedir.

    1901 Osmanlı'sında patlak veren veba salgınını ve bu çevrede gelişen siyasi ve toplumsal noktaları (günümüz yansımasıyla) konu alıyor roman. Öyle ki, Pamuk, bir kurmacayla tarihsel kimliğini bu romanda konuşturmuştur, diyebiliriz. Ada, Devlet-i Aliyye’deki yoz ve açmazlığın bir yansıması olageliyor; Ramiz, Vali Paşa, Dr. Nuri, koyun gördüğünde canavar zannedip korkacak derecede hapishane hayatı yaşadığı söylenen şehzadelerin, korku imparatorluğunda birer hapishane hayatı yaşadıklarının altı çiziliyor çok kez. Abdüihamit’in baskı devrini ısrarla vurgulayan satırlar, yine dönem içinde meydana gelen tarihi olay ve dönemeçleri, bilerek veya bilmeyerek ıskalıyor. Babıali’nin söz sahibi olduğunda ülkenin ne gibi sonuçlarla karşı karşıya kaldığı, dahası imparatorluk içindeki gayrimüslim tebaanın milliyetçi isyanlarla hak talep etmelerinin önünü açmalarını sağladığı gibi meydana gelen yıkıcı sonuçlar bir materyal olarak yer bulmuyor. ‘İstibdat’, 'tek yönetim' deniliyor ama bu kelimenin etrafında neler olup bittiğini göremiyorsunuz. “Sen Abdülhamit’i savundun!” cümlesine uzak olmayan bir kahvehane ideoloğu buluyorsunuz metinler arasında…

    Pamuk’un 100 küsür yıl öncesini günümüz salgın dönemine metonomi ve gönderme yaparak anlatması açıkçası kitabın gerçekçiliğine olan inancımdan soğuttu diyebilirim. Bu karakterleri hissetme duygumu kaybettirdiği gibi, Pamuk’un hayal dünyasında çiziktirdiği tarihi de katlanılması zor kıldı gözümde. Vasat tarih metinlerinin rücu edişini tekrar tekrar okuyor gibiydim. Dolayısıyla merkeze götüren olay merakımı, cümlelerin tadına varabilmek için gevşettim; fakat buradan da istediğim hazzı alamayınca roman benim için çıkmaza girdi. Yazarın gazeteci kimliğinin romanlarına yansıyan araştırmacılığını ve mevzubahis konu hakkında en geniş detaylara varan derin bilgisinin romanlarında yer buluyor oluşunu her OP okuru gibi ben de gözlemliyorum ama bu romanın benim gözümde iyi olması için tek başına yeterli bir sebep olmuyor.

    Bir belgesel çekildiğini düşünün, o belgesel dini, siyasi ve coğrafi konularıyla anlatıcı tarafından geniş bilgi yelpazesiyle izleyiciye aktarılsın. Ama çekilen belgeselde bölge halkının görüşlerine yer verilmesin ve anlatıcı kendi düşünce ve bilgi ağıyla belgeseli anlatıp bitirsin. Böylelikle izleyicinin birinci ağızdan duymak istediği bilginin eksik kalacağı açıktır: Anlatıcı başlar ve bitirir. Pamuk’un bu romanında, vebanın kırdığı ada karakterlerinin psikolojisini konuşturmaması ve dolayısıyla okura duygunun geçmemesi benzer bir etkiyi oluşturuyor dikkatli bir okur için. Veba konulu bir roman okuyorsam, bu duygu ve psikolojik buhranı satırlarda hissedebilmeliydim, usta bir romancının salgın ortamını anlattığı bir romanda, yapması gereken ruhsal tahlilleri görebilmeliydim, ki dünün siyasi tarihini bir ucundan günümüze benzeten yazarın aynı şekilde bugünün koronavirüs günlerini yaşayan biri olarak ‘dün’ kurgusunda gösterebilmesini beklerdim. Ağzı sonuna kadar açılan tüm bilgi deposu ve tasvirlere rağmen dönemi, adayı ve karakterleri orijinal bulamadım ve dolayısıyla gözümde canlandıramadım. Evet, Tanzimat etkisini çok sesli bir adaya taşıyor yazar, çeşitli siyasi figürler burada konuşturuluyor; Ermeni, Rum, Çerkes, Yahudi, Polonyalı gibi etnik kökenlerin bir arada olduğu bir ortam oluşturuyor. Tarlabaşı’nın sokak ve caddelerinde olma izlenimine kapılmamız isteniyor. Ancak ne Polonya'lıyı bir Polonyalı gibi, ne Ermeni'yi Ermeni gibi kabul edebiliyorsunuz. Onların farklı yaşam ve kültürleri yansıtılmadığından size geçmiyor. Anlatıcının gazetelerin siyaset köşesi yazarı gibi olayları sarıp sarıp önünüze koyduğunu gözlemliyorsunuz. Veba Geceleri, kurgunun içinde kendimi bir türlü hissedemediğim, atmosfer ve derinlikten yoksun, tıpkı kapak resmindeki gibi çiziktirilen roman karakteriyle çevrili bir roman görünümünde oldu benim için.

    Romanın giriştiği alternatif tarih yetmemiş gibi onun getirisi olduğu alt mesajıyla kadercilik, doğru ve bid’at, tekke ve tarikat meseleleri de araya sıkıştırılmış. Üstad-ı Azam Pamuk, kaderin ne olup olmadığını göstermiş okuruna. Müslümanların her şeyi Allah’tan bekledilerini, teknik ve bilimlerde adım atamayışlarını bu sebebe bağlaması bir yana, Sherlock Holmes vurgusu altında adalet mekanizmasına gönderme yapmış. Dr. Nuri ve Abdülhamit, bir cinayeti tümevarım yöntemiyle Avrupai tarzda çözerken, Vali Paşa tümdengelim yöntemiyle, zorbalık ve zorlukla (adaletin işlediği) meseleyi çözmeye çalıştığı anlatılmış. Susturulan ve hapse atılan muhalif gazeteciler ile demokrasi yokluğu işaret edilmiş. Jurnalci ve hafiyelerin oluşturduğu baskı ortamından (polis devleti) çokça değinilmiş, vs vs…

    Tüm bunların ötesinde karantinayı delen hacılar(!) -ki günümüzdekiyle büyük bir tesadüf olmalı- her şeyin sorumlusudur onlar; hristiyanlardan daha az kültürlü, zaptedilmesi daha güç olan topluluk izlenimindedirler. Minik bir Doğu Akdeniz adasına salgın nasıl ulaştı derseniz Hicaz yoluyla, hacılar salgının Osmanlı'daki dağılım merkezi olmuştur. Bu kadarı yetmez. tekke ve tarikatlar, hurafeler, şeyh efendiler, salgını muska satarak kazanç kapısı yapan hocalar ve benzerleri de madalyonda eksik kalamazdı. Türkiye’de her 10 sekülerden 11’inin dem vurduğu meselelerin bir yazar bakış açısıyla altı doldurulmadan ısıtılıp konulduğunu görüyorsunuz sadece. Zaten bildiğimiz ve duyduğumuz şeylerin kopyalanmış kalıplarının sunulması romandan puan kırmak için bir nedendi.

    Bu satırları yazarken ideolog Pamuk’u eleştirdiğim düşünülmesin, asıl ifade etmeye çalıştığım, yazarın siyasi görüşü değil, kendi adasını yansıtırken kullandığı kısır anlatım, okuru hikayenin içine dahil edecek gerçeklikten yoksun bırakması ve tercih ettiği materyallerin bir roman için aşırı yer kaplıyor oluşudur.

    Görülebileceği üzere noktalama hataları, anlatım bozuklukları, tuhaf kelime tercihleri göze batan bir diğer noktaydı, OP gibi romancı nasıl bu tür hataları yapar ya da YKY gibi yayınevi ayan beyan ortada olan bu hataları nasıl es geçer diye düşünmeden edemiyorsunuz. Veba Geceleri belki de 250-300 sayfa ebatında basılmış olsaydı elimdekinden farklı bir izlenimle ayrılabilirdim.

    Mesela Leo Perutz’un Leonardo’nun Yahuda’sı romanını okuduğumda kendimi ortaçağın sokaklarında hissetmiş, karakterlerin yeni tanıdığım bir insan gibi zihnimde yer tutmasını hayretle fark etmiştim. Üstelik Perutz daha az malzemeyle göstermişti bu tesiri...

    Musil, Günlükler’inde şöyle der:

    "Bir Dostoyevski ve Tolstoy sanatının bizleri kendine böylesine çekmesinin nedeni eserlerinin inandırıcı ve gerçekçi olmasıdır. Adı kulağa hoş gelen yetenekli bir edebiyatçının kaleme alırken ince eleyip sık dokuduğu yapıtı, içeriği inandırıcı olmadığı için bizi etkilemez."

    Bir kitabı bittiğimde ne anlamam gerektiğini mutlak suretle kendime soruyor değilim ancak 540 sayfanın ortalarına geldiğimde bu çetrefilli yolculuk, sonunda bana 'eee yani? dedirtti ve Benim Adım Kırmızı romanında olduğu gibi kabak tadı vermeye başladı. 5 yılda yazıldığı söylenen romanın 4'te 1'lik kısmı sanki 4.5 yılda yazılmış, geriye kalan metinler 6 ayda alelacele kaleme alınmış gibiydi. Hikaye içinde beliren hikayenin asıl hikayeyi tamamlayamadan saptırması bütünselliği bozan bir noktaydı. Anlatıcının bu devreye girişlerinde 40-50 yıl sonrasını, hatta günümüzü doğrudan işaret etmesi kurguyu baltalayan bir tercihti bana kalırsa…

    Olay geçişlerinde neyin ne olduğuna, nasıl geliştiğine yer verilmemesi okurlar tarafından fark edilecektir. Mesela Kolağası Kâmil adanın bağımsızlığını ilan ettiğinde olayların arka planını göremiyorsunuz. Bu fikir zihninde nasıl filizlendi? Ne tür süreçlerden geçti ve ada halkının bu ilan karşısındaki tavrı ne oldu? Soruları yanıtsız kalıyor. Yani bunun siyasi arka planını göremiyorsunuz. Ada halkı o gemi bir gün gelecek der gibi bu durumu zaten beklenen bir şeymiş gibi karşılıyor. Adanın bağımsızlığıdan önce ve sonraki gelişmeler eksik kalarak bitiyor roman.

    Deep Blue adlı Bilgisayar dünya satranç şampiyonu Kasparov'u yenmişti ve bir yapay zekanın gücüne herkes inanmıştı. Günün birinde bir robot, içeriğinde depoladığı 500 kitaptan x konulu bir roman yazar ve bestseller olursa, kararım okumama yönünde olacak.
...
Mühendis
Bursa
4.111 kütüphaneci puanı
1221 okur puanı
22 Nis 2018 tarihinde katıldı.
2021
8/63
13%
8 kitap
2.806 sayfa
2 inceleme
95 alıntı
4 günde 1 kitap okumalı.

Şu anda okudukları 2 kitap

  • Kalplerin Keşfi
  • Lev Tolstoy

Okuduğu kitaplar 500 kitap

  • Anna Karenina (2 Cilt Takım)
  • Şeytan - Peder Sergi
  • Üç Ölüm
  • Kafkas Tutsağı
  • Çocukluk, İlkgençlik, Gençlik
  • Öyküler
  • Sahte Para Kuponu
  • Kazaklar
  • Kendi Hayatının Şiirini Yazanlar: Casanova, Stendhal, Tolstoy
  • Sivastopol Öyküleri

Kütüphanesindekiler 388 kitap

  • Kalplerin Keşfi
  • Anna Karenina (2 Cilt Takım)
  • Şeytan - Peder Sergi
  • Üç Ölüm
  • Kafkas Tutsağı
  • Çocukluk, İlkgençlik, Gençlik
  • Öyküler
  • Sahte Para Kuponu
  • Lev Tolstoy
  • Kazaklar

Beğendiği kitaplar 79 kitap

  • Şeytan - Peder Sergi
  • Öyküler
  • Kendi Hayatının Şiirini Yazanlar: Casanova, Stendhal, Tolstoy
  • Ah'lar Ağacı
  • İnsanın Anlam Arayışı
  • İnsan Olmak
  • Mutlu Prens
  • Hayvan Çiftliği
  • Alexis ya da Beyhude Mücadelenin Kitabı
  • Çernobil Duası

Beğendiği yazarlar 16 kitap

  • Ahmet Hamdi Tanpınar
  • İsmet Özel
  • Güray Süngü
  • Mustafa Kutlu
  • Kemal Sayar
  • Lev Tolstoy
  • Hasan Ali Toptaş
  • Ayfer Tunç
  • Mahmud Erol Kılıç
  • Fyodor Dostoyevski