(NOT: SPOİLER İÇERİR ONA GÖRE OKUYUNUZ.)
Daha kitabı okumaya başladığım an ilk incelememi Martin Eden hakkında yazacağımı biliyordum. Nereden nasıl başlayacağımı bilmemekle beraber bir yerden başlamam gerek her neyse…
Martin'in yolculuğunda adeta ona yol arkadaşlığı etmiş kadar eserle bütünleştim desem abartmış olmam. Onunla üzülüp, onunla mutlu oldum ve onunla beraber çok kızdım tüm bu idealize edilmiş hayatlara, değerlere; sadece onlardan olursanız kabul edileceğiniz fikrine ve nicesine…
Bir denizci olan Martin, dil bilgisine de burjuvazinin geleneklerine de oldukça uzak. Her şeyi değiştirmesine neden olan Ruth Morse ile tanışmasıyla birlikte “her şeyi iyi edecem” macerası başlıyor. Kendini geliştirmek için gece gündüz çalışıyor, daha çok okumaya ve öğrenmeye zamanı olsun diye uykusundan feragat ediyor. Kısa sürede dil bilgisini geliştiriyor; şiirler ve hikâyeler yazmaya başlıyor. Editörlere gönderiyor; aç kalmak pahasına takımını ve bisikletini rehine vererek pul alıyor ve yazdıklarını dergilere yollamaya devam ediyor.
Onun bu mücadelesi beni çok derinden etkiledi. Asla pes etmemeye kararlı olması ve ona ailesi, Ruth ve ailesi dahil kimsenin güvenmediği bir yerde - yani kendisi dışında hiç kimsenin inanmadığı bir noktada -kendi inancını hiç yitirmemesi… Aldığı her darbeden sonra daha güçlü devam etmesi…
Kendi tabiriyle her şeyi iyi etmeye çok az kalmışken yarı yolda bırakılıyor ve adeta her şeyini yitirmiş gibi hissediyor. Çünkü kafasında kurduğu bir hedef vardı ve ona her gün biraz daha yaklaşıyordu. Ama artık Ruth gitmiştir ve hiçbir şeyin önemi kalmamıştır.
Kısa süre sonra talihi döner. Elindekileri çok iyi paralara satarak kısa sürede zengin olur. Ama o artık yeni hiçbir şey yazmamaya yemin etmiştir. Editörlerden ve dergilerden talep yağarken, o şunu sorgular: Defalarca reddedilen metinler şimdi de aynı metinlerdir; peki değişen nedir?
Kafasında dönüp duran düşünce şudur: “Kitaplar önceden yazıldı.” Yani O'nu Ruth’a yaklaştıracak olan her şey zaten daha önce yazılmıştır; fakat o zaman değil, şimdi -iş işten geçtikten sonra- değer görmüştür. En çok ihtiyacı olduğu zamanda herkesin sırt çevirdiği Martin artık gözde olmuştur. Ama tüm bunlar onun için hiçbir anlam ifade etmez. Her şey anlamsızlaşmıştır. Sonradan gelip af dileyen Ruth’u da artık görmek istemez. Çünkü onun bu şöhreti sayesinde kabul edildiğini bilir ve bu zamana kadar nerede olduğunu sorgular.
O an fark ettiği şey şudur: Aslında Ruth’a değil, kafasında idealize ettiği Ruth’a âşıktır. Aynı zamanda özendiği burjuvazi sınıfının içinin ne kadar boş olduğunu da artık çok net görür. Her şeye sahip gibi görünen ama aslında hiçbir şeye sahip olmayan, bilginin içinde yaşayıp yine de nasıl bu kadar yüzeysel kalabilen bir dünya…
Mücadelesi konusunda çok takdir ettiğim Martin’i aynı zamanda eleştireceğim. Çünkü bu mücadeleyi kendisi için değil, kabul edilmek için seçmiştir. Eğer bunu yalnızca kendisi için yapmış olsaydı, belki de bu kadar büyük bir hayal kırıklığı ve trajik bir son yaşamazdı. Çünkü aslında ulaşmak istediği hedefe çoktan ulaşmıştır. Bu yüzden, tüm bu mücadelenin ardından bu kadar kolay pes ettiği için ona çok kızdım…
Bana kalırsa her şeyin zamanında olanı güzel. Ama Martin açısından bakınca şunu sorgulamadan edemedim: Eğer her şey istediği gibi gitseydi, Ruth’la gerçekten mutlu olabilir miydi? Yoksa bu sadece onun kafasında kurduğu bir “Amerikan rüyası” mıydı? Ve hüsranla mı sonuçlanacaktı?
Şu soruları da size bırakıyorum: Böyle bir toplumda kendi gibi kalabilmek mi, yoksa kabul edilmek uğruna değişmek mi daha makul?
Ya da… kabul edilmek uğruna değiştiğinde, kabul edilen kişi hâlâ sen misin?