İlk kitap öyle bir yerde bitmişti ki acilen ikinci kitaba ihtiyacım vardı. Hâli hazırda bir kaos ile biten kitabın devamında Su Tanrısı Aron, kendisiyle birlikte gelini Mana'ya saldıran yozlaşmış tanrı ve tanrıçalara karşı koyarken ağır yaralanıyor. Tabii sevdiği adamı yeniden hayata döndürmek Mana'ya düşüyor ama bu o kadar kolay olmuyor. Su Tanrısı'nı kurtarmanın yolu Toprak Diyarı'ndan geçiyor. Saf, samimi ve bağlayıcı bir aşkın gözyaşları bir başka aşığa deva olabilir mi? Mana, per etmiyor, sevdiği adamın gözlerine yeniden aşkla bakabilmek için mücadele ediyor. Ama bir yandan da kendi benliğinde çözümleyemediği birtakım hadiseler oluyor: gizemli sunaklar, yazıtlar, mühürlenmiş kapılar...
Mana bilmediği güçlere erişirken geldiği soy ve gücü de idrak etmeye başlıyor. Bu hususta bir kısmı netlik kazanırken diğer taraftan hala açığa çıkması gereken sırlar var. Daha önceki kitaptan da yankılarını gördüğümüz birbirlerine karşı tehdit olma durumu da içimi acıtıyor, sevdiğin insana hem can olmak hem de canını alabilecek olma düşüncesi bile korkunç. Bu kader ve laneti kırmanın bir yolu var mı Aron, kalbini kimseye açmamak için uzun zaman önce mühürlemiş, yemin etmiş ama Mana bu yemini bozabilir mi? Onların ki zorunlu başlayan bir kurban gelin hikâyesi olarak başladı ama birbirlerine olan uyumları, temkinli adımlar atılsa da çekimleri, birbirlerini tamamlayan yönleriyle en yakıştırdığım çiftlerden. Vermeleri gereken çok zorlu sınavları, baş etmeleri gereken düşmanları ve gardlarını indirip sevgilerini dolu dizgin yaşamaları gereken mevzular var Son sayfasına kadar soluksuz okudum, bazen Aron'u tokatlamak istedim Mana'ya da eli maşalı olmak ne kadar yakışıyor öyle Üçüncü kitabı büyük bir merakla bekliyorum, ortalık fena karışacak