Bu kitabı elime alırken "bir savaş romanı okuyacağım" diye düşünmüştüm. Ama Beyboru, beni yanılttı. Evet, bombalar var, enkaz var, gözyaşları var. Ama asıl anlatılan, insanın en kırılgan halinde nasıl ayakta durabildiği.
Yusuf ve Fatıma'nın hikayesi beni en çok etkileyen kısımdı. Enkazın ortasında çocuklara harf öğreten, taş toplayan, gece nöbeti tutan bir aile. "Direniş" kelimesi burada silahtan çıkıp, bir mum ışığına, bir lokma ekmeğe, bir harfe dönüşüyor.
Hanzala... On yaşındaki bu sessiz çocuk, kitabın en derin karakteri bence. Sessizce taş duvar ören, inciri paylaşmayan, ama en sonunda başka bir çocuğun dizini bezleyen o çocuk. "Direnişin çocuğu" deniyor ya, işte tam olarak o.
En çok etkilendiğim bölüm "Çaresizliğin Kapısı" oldu. Yusuf enkazın dibinde ağlıyor, "ne için?" diye soruyor. O an kendimi onun yerinde hissettim. Ama sonra uzaktan gelen bir çocuk şarkısı, ve ayağa kalkması... İşte o an anlıyorsunuz, bu kitap umut vaat etmiyor, umut gösteriyor .
Beyboru'nun dili bazen masal gibi, bazen belgesel gibi. Ama hiç abartmıyor. "Bu bir zafer değildi" cümlesi, kitabın ruhunu özetliyor. Zafer değil, başlangıç. Büyük hamleler değil, küçük adımlar.
Kitabı kapattığımda elimde bir roman değil, bir çağrı vardı sanki. Enkazın arasında bir taş daha kaldırmak, bir harf daha öğretmek, belki sadece "yarın" demek istedim.
"Kudüs, yıkıntıların değil; hatırlamanın adı oldu."
Bu satır, haftalardır aklımdan çıkmıyor.
Tavsiye: Sessiz bir ortamda, tek seferde okuyun. Sonra biraz oturun, durun. Etkisi geçmiyor. Beybörü