şarkı sözleri
Sirens in the night
People asking why
We stand here together
We won’t pass it by
Hey-oh
We won’t be silent while our friends are gunned down
Hey-oh
We won’t be silent while our friends are gunned down
Say it loud, say it proud
Hey-oh
We won’t be silent while our friends are gunned down
Hands held up high
Tears in our eyes
We are still standing
We choose to rise
Say their names
Say their names
We remember
We remain
Hey-oh
We won’t be silent while our friends are gunned down
Hey-oh
We won’t be silent while our friends are gunned down
Say it loud, say it proud
Hey-oh
We won’t be silent while our friends are gunned down....
Türkçe çevirisi
Gecenin içinde sirenler
İnsanlar nedenini soruyor
Burada birlikte duruyoruz
Öylece geçip gitmeyeceğiz
Hey-oh
Arkadaşlarımız vurulurken sessiz kalmayacağız
Hey-oh
Arkadaşlarımız vurulurken sessiz kalmayacağız
Yüksek sesle söyle, gururla söyle
Hey-oh
Arkadaşlarımız vurulurken sessiz kalmayacağız
Ellerimiz havada
Gözlerimizde yaşlar
Hala ayaktayız
Yükselmeyi seçiyoruz
Söyleyin isimlerini
Söyleyin isimlerini
Hatırlıyoruz
Buradayız (Var olmaya devam ediyoruz)
Hey-oh
Arkadaşlarımız vurulurken sessiz kalmayacağız....
Dünya, üzerine bastığı toprağın kimin omuzlarında durduğunu bilmez. Oysa her sabah, güneş daha uykusundayken, yerin yedi kat altına birer ölü gibi inip, akşam yeryüzüne birer mucize gibi çıkanlar vardır.
Onlar madencilerdir; dünyanın ciğerlerine kömür karasıyla hayat üfleyen, ama kendi ciğerleri tozla buz olanlar yani.
Tanrı dünyayı ışıkla yarattı derler ama madenci dünyayı her vardiyada karanlığın bağrından söküp yeniden doğurur.
Sistem onları birer "rakam" olarak görür.
Kaza raporlarında birer "istatistik", Patronların defterinde birer "maliyet".
Oysa metan gazı sinsi bir yılan gibi dehlizlerde süzülürken, bir kıvılcımın tüm hayalleri küle çevireceğini bilerek o dar galerilere girenlerin istatistiği olmaz.
Tarih biliyor ki; o görkemli sarayları ısıtan her parça kömürde, o kralların taçlarını süsleyen her gram altında sadece maden değil; donmuş ter, kırılmış umut ve insan kemiği vardır.
Bu kavgaya yabancı değil bu topraklar. Tarih, madenciyi hep bir mecburiyetle, bir "mükellefiyet" zinciriyle bağlamak istedi. Köylünün toprağından koparılıp zorla dehlizlere sürüldüğü o karanlık günlerden beri, madencinin sırtındaki küfe sadece kömür değil, yüzyılların birikmiş ahını taşır.
1991’in o karlı kışında Zonguldak’tan Ankara’ya sel olup akan o yüz binlerce çift ayağın yankısı hala geçitlerde susmamıştır. O gün yollara düşenlerin öfkesi neyse, bugün Doruk’ta, Soma’da, Ermenek’te hak arayanların sızısı aynıdır. Onlar aşağıda birbirinin nefesini kutsal bir emanet gibi alıp verirken, yukarıdakiler o kutsal alın terini hırsız sofralarında kirli bir meze yaparlar.
Ama bir gün... Bir gün o derin, o kadim sessizlik bozulur! Yerin altındaki o muazzam uğultu, bin yıllık birikmiş bir hınçla yeryüzüne taşar. O an geldiğinde görülür ki; elleri en temiz olanlar, tırnaklarının arası en kara olanlardır.
Domuzdamı dedikleri o daracık, o nefessiz karanlıkta, üzerlerine çökmeye hazır milyonlarca ton kaya ile aralarındaki tek engel olan o ahşap direklere, yani tahkimata değil, aslında birbirlerinin kardeşliğine yaslananların elleridir bunlar. O nasırlı eller havaya kalktığında, yeryüzünün sahte dengeleri sarsılır, dünya titrer. Çünkü madenci artık sadece hakkını istemez; o, gaspedilen onurunu, çalınan ömrünü ve yok sayılan insanlığını geri almaya, yeraltının adaletini yerüstüne dikmeye gelir.
"Açız!" diye bağırdıklarında, aslında tokluğun o iğrenç sahteliğini haykırırlar.
Karbondioksit dolu, ölüm kokan galerilerde nefes almayı bir sanat haline getirenler, meydanlardaki plastik mermilerden, geniz yakan gaz fişeklerinden korkmazlar artık. Yollara düştüklerinde sadece ayaklarıyla toz kaldırmazlar; adaletsizliğin, kibrin ve sömürünün üzerine inşa edilen o sırça köşkleri kökünden sarsarlar.
Ve gözlerindeki yaş, korkunun değil; 13 Mayıs’ta Soma’da sönen o yüzlerce lambanın, Ermenek’te suyun altında kalan o son nefesin ve bin yıllık birikmiş haksızlığın kristalleşmiş halidir.
Onlar açlık grevinde gün gün erirken, aslında vicdanı çürümüş bir toplumu kendi kemikleriyle yeniden diriltirler.
Korkun onlardan! Çünkü kaybedecek hiçbir şeyi kalmamış bir insanın öfkesi, damarlarda sinsi sinsi ilerleyen o sönmeyen, o durdurulamayan yeraltı yangınları gibidir.
Grizu patladığında sadece kayalar parçalanmaz, yeryüzünün doymak bilmez hırsı koca ömürleri yutar; ama madenci o enkazın altından haysiyetini söküp çıkarmayı bilir. Onlar sönmezler, sadece zamanın rahminde sırasını beklerler. Direnişi kazandıklarında sadece bir maaş değil; yerin yedi kat altından çıkardıkları sarsılmaz bir haysiyet abidesini tarihin tam ortasına dikerler. Bir madencinin lambası söndüğünde, diğerinin ışığı ona can olur; çünkü orada "ben" yoktur, sadece "biz" vardır.
Bu kavga, güneşle arasına beton dökülenlerin ışığa ve adalete özleminin yürüyüşüdür.
Yerin altı madenle, yerin üstü direnişle harmanlanır. Ve sonunda, toprağın bağrından gelen o gür ses, vicdanların sapa yerlerinde yankılanır...