Adam Phillips, çağdaş bir psikanalist ve deneme yazarıdır. Kaçırdıklarımız: Yaşanmamış Hayata Övgü ise deneme türünde bir eser olup hüsran, tatmin, kavrayamamak, çıkıp gitmek, yanına kâr kalmak gibi temaları psikanalitik bir bakışla ele alır.
Phillips’e göre insan hayatı kaçınılmaz biçimde eksik yaşanır ve bu eksiklik sürekli bir hüsran duygusu üretir.
Ancak bu hüsran aynı zamanda arzuyu, merakı ve hayal gücünü besleyen temel bir kaynaktır. Tatmin duygusu geçicidir; çünkü her seçim, başka ihtimallerden vazgeçmek anlamına gelir. İnsan çoğu zaman neyi neden istediğini tam olarak kavrayamaz ve bu kavrayamama hali içsel bir gerilim yaratır. Bu yüzden kişi hem elde ettiklerinde hem de edemediklerinde bir eksiklik hissini taşımaya devam eder. Kitapta “çıkıp gitmek” arzusu, mevcut hayatın sınırlarından kaçma isteği kadar, yaşanmamış ihtimallerin çekiciliğine yönelme biçimi olarak ele alınır. “Yanına kâr kalmak” fikri ise hem sonuçsuzluk fantazisini hem de sorumluluktan muaf kalma isteğini içinde barındırır.
Kitaptaki bazı düşünceler bana Kierkegaard’ın düşüncesiyle paralel gibi geldi. Kierkegaard’a göre; yaşanmamış bir hayatı romantize etmek, insanın doğasında vardır çünkü gidilmemiş yol her zaman daha cazip ve gizemlidir. İnsan neyi seçerse seçsin, geride kalan ihtimallerin gölgesini taşır; bu yüzden pişmanlık, yanlış seçimden değil, seçmenin kendisinden doğan kaçınılmaz bir deneyimdir. Belki de bu yüzden yaşam, seçimlerden çok vazgeçilen ihtimallerin toplamıdır ve insanı asıl yoran şey yaşadıkları değil, hiç yaşamamış olduklarıdır.
Kitapta tragedya ve hüsran ilişkisine dair bölüm beni özellikle etkiledi. Burada Phillips, tragedyanın aslında sonradan ortaya çıkan büyük bir yıkım değil, daha başlangıçta insanın arzu ile bilgi arasındaki kırılgan eşiğinde doğduğunu söylüyor. Yani tragedya, bir şeyin kaybedilmesiyle değil, henüz neyi istediğimizi bile tam bilmeden bir şeye yönelmiş olmamızla başlıyor. Bu anlamda hüsran, sadece “bir şeyin eksik olması” değil; eksikliği anlamlandırmak için zihnin sürekli olarak boşluğu doldurmaya çalışmasıdır. İnsan, belirsizliğin ağırlığını taşıyamadığı için o boşluğu hızla anlamlarla, kesinliklerle ve kendini ikna eden hikâyelerle kapatır. Bu yüzden hüsran, dış dünyadaki bir kayıptan çok, iç dünyada belirsizliğe karşı geliştirilen bir savunma ve kendini sabitleme çabasıdır. Yani hüsran yalnızca bir hayal kırıklığı değil, insanın “bilmemeye” dayanamadığı için kendi gerçeğini üretme ihtiyacıdır. Ve tam da bu yüzden tragedyaya benzeyen şey, olayların büyüklüğü değil, insanın daha en baştan kendi arzusunun ne olduğunu bile tam kavrayamadan yaşama dahil olmasıdır; yani hayatın kendisi, daha baştan kırılgan bir anlam arayışı olarak kuruludur.
Kitapta ayrıca aşk ve hüsran ilişkisine dair düşünceler de dikkat çekiciydi. Phillips’e göre “tüm aşk hikâyeleri bir anlamda hüsran hikâyeleridir”; çünkü aşık olmak, aslında daha önce farkında olunmayan bir eksikliğin görünür hale gelmesidir. İnsan, neyi aradığını bilmeden bir arzu taşır ve karşısına biri çıktığında, sanki o eksiklik tamamlanacakmış gibi hisseder. Ancak bu durum hem yoğun bir tatmin hem de aynı anda yoğun bir hüsran içerir; çünkü aranan şey, çoğu zaman gerçek bir kişi değil, zihinde kurulan ideal bir imgedir. Bu noktada aşk, birini olduğu gibi sevmekten çok, ona kendi eksikliğimizi yüklediğimiz bir anlam üretme sürecine dönüşür. Nitekim Jacques Lacan’ın “aşk, sahip olmadığınız bir şeyi var olmayan birine vermektir” sözü de bu durumu çarpıcı biçimde özetler. Bu bağlamda aşk, gerçek bir karşılaşmadan çok, insanın hüsranla baş edebilmek için yarattığı bir yanılsama alanı olarak da okunabilir.
Genel olarak kitap benim için yer yer hak verdiğim, yer yer de fazla abartılı bulduğum düşünceler barındırsa da, Adam Phillips’in yaklaşımıyla düşünmeye iten, genel anlamda düşündürücü bir kitap oldu diyebilirim.