Cadı Neşteri benim için sadece bir korku hikâyesi değil, aynı zamanda insanın karanlık tarafıyla yüzleştiği sarsıcı bir yolculuk oldu. 1980’lerin Lefkoşa’sında geçen hikâye, nostaljik detaylarla bezense de altındaki sert gerçeklik hiç kaybolmuyor. Akran zorbalığıyla başlayan olayların trajik bir sonuca varması ve ardından gelen örtbas çabası, hikâyeyi daha en başından ağır ve düşündürücü bir zemine oturtuyor.
En çok etkilendiğim noktalardan biri, adaletin sustuğu yerde devreye giren o karanlık ve mistik güç oldu. Özellikle Sitare karakteriyle birlikte hikâye bambaşka bir boyut kazanıyor; intikam teması giderek derinleşiyor ve gerilim katman katman artıyor. Doğaüstü unsurlar abartıya kaçmadan, hikâyenin içine yedirilmiş şekilde ilerliyor.
80’ler atmosferi ise oldukça başarılı aktarılmış. Kasetler, Atari salonları ve dönemin ruhu, bir yandan sıcak bir nostalji hissi verirken diğer yandan yaklaşan karanlığı daha da belirgin hale getiriyor. Bu tezatlık kitabın en güçlü yanlarından biri bence.
Gürkan Uluçhan’ın kalemi akıcı ve sahne kurma konusunda oldukça güçlü. Okurken birçok sahneyi gözümde net bir şekilde canlandırabildim. Ancak yer yer olayların çok hızlı ilerlemesi, bazı duyguların etkisini tam sindirmeme engel oldu diyebilirim.
Cadı Neşteri,hem toplumsal bir yaraya değinen hem de bunu mistik ve gerilim dolu bir kurguyla anlatan etkileyici bir roman. Okurken rahatsız eden ama bir o kadar da merak uyandıran, kolay kolay akıldan çıkmayan bir hikâye sundu bana.