Bazı kitaplar vardır; küçük görünür ama insanın zihninde büyük sorular açar. Mana ve Perde tam olarak böyle bir kitap.
Kitapta geçen şu tespit aslında kitabın merkezine oturuyor: Akıl hem insanlığın en büyük iyiliklerinin hem de en büyük yıkımlarının faili. Aynı akıl; bir yanda estetik, zarafet ve anlam üretirken, diğer yanda yıkım, savaş ve kötülük üretebiliyor. Buradaki mesele aklın kendisi değil, aklın istikameti.
İbrahim Kalın tam da bu noktada kritik bir ayrım yapıyor: Modern anlamda rasyonel insan ile hakikatin peşindeki hikmetli insan aynı aklı kullanmıyor. Daha doğrusu aynı yetiyi farklı şekillerde işletiyor. Modern insanın aklı; ölçen, hesaplayan, faydaya indirgeyen bir akıl. Değerini “işe yararlılık” üzerinden kuruyor. Bu yüzden de kolayca araçsallaşıyor ve gerektiğinde kötülüğü bile meşrulaştırabiliyor.
Hikmetli insanın aklı ise sadece hesaplayan değil; aynı zamanda tartan, yerli yerine koyan, anlam arayan bir akıl. Kalbin, vicdanın ve sezginin dışlanmadığı bir bütünlük içinde çalışıyor. Bu yüzden onun derdi dünyayı kontrol etmek değil, hakikate şahitlik etmek.
Sorun aklın yetersizliği değil, 'modern' insanın aklı mutlaklaştırması. Aklın sınırlarını unuttuğu yerde “perde” oluşuyor. Ve insan o perdeleri gerçek sanmaya başlıyor.
İnsan çoğu zaman olan bitenden değil, ona verdiği anlamdan yoruluyor. Ve o anlamı da çoğu zaman eksik bir akılla kuruyor.
Dili sade ama içeriği yoğun. İlk bakışta “akıl üzerine kısa bir tahlil” gibi duruyor ama içine girdikçe meselenin hiç de yüzeysel olmadığı anlaşılıyor. Hızlı okunacak bir kitap değil; durup düşünmeyi, hatta yer yer kendinle yüzleşmeyi gerektiriyor.
Eğer aklın ne olduğunu bildiğini düşünüyorsan, bu kitap o fikri biraz sarsar. Eğer gerçekten anlamak istiyorsan, iyi bir yol arkadaşı olur. Ama tek şartla: Sadece okumak yetmez, üzerine düşünmek gerekir.