“İnsan olmanın anlamını geri kazanmak için insanın “düşünen bir varlık”, yani gören, duyan, dinleyen, karşılaşan, cevap veren, tepki gösteren, tefekkür eden, seven, koruyan, beşeri aklın diğer eylemlerini yerine getiren ve parçası olduğu büyük gerçeklik vizyonunu asla kaybetmeyen bir varlık olarak yeni bir akıl kavramına ihtiyacı vardır.”
İbrahim Kalın, Perde ve Mana kitabını işte bu satırlarla noktalar. Akıl üzerine bir tahlil yazmasının gayesi, kavramsal yenilemeye duyulan bu derin ihtiyaçtır. Aklı modern bağlamı içerisinde ve Batı metafiziğinde değerlendirdikten sonra rasyonalitenin ontolojik temellerinde ilerler. İslam geleneğinde akıl kavramı üzerinde durur. Batı geleneğinde çıkarımsal ve sezgisel olarak ikiye ayrılan bu kavram, Ragıb el-İsfehani’de doğuştan gelen ve sonradan kazanılan şeklinde; sonraki gelenekte ise akl-ı bilkuvve(maddi), akl-ı bilfiil(gerçekleşen) akl-ı müstefad(edinilen) ve akl-ı faal(aktif) olarak ayrılır. Kur’an’da aklı karşılayan kavramların derinliğine ve zenginliğine değinerek akıl ve sezgi arasında bir bütünsellik kurar. Bu minvalde Doğu geleneklerine de atıf yapar. “Kokoro”kelimesi Japonca’da kalp, zihin, akıl ve ruhu kapsayacak genişliğe sahipken, Çincede de xin(şi) akıl/zihin ve kalbi aynı bağlamda karşılar. Akıl kavramından varlık, evren, vicdan ve ahlak bahislerine geçer. Batı rasyonalitesinin indirgemeciliğine karşı Doğu’nun bütünsel anlayışını savunur. “Bu tecrübe düzeyinde akıl ile kalp, mantık ile aşkın gerçeklik, ilke ile zuhur, mana ile tecelli metafizik bir bütünlüğe ulaşır.”
Satırların özünü yakalayabilmek için zamana yayarak, makale makale ilerledim. İbrahim Kalın’ın düşünce dünyasının zenginliği kaleminin gücüyle birleşince okurlarına düşünsel bir şölen yaşatıyor baştan sona. Oldukça istifadeli bir okuma serüveniydi benim