——Merhabalarr——
Kitabı kimsenin elinde değilde, rafta dururken bakıp, arka konusu dikkatimi çekmesi üzerine aldım.
İlk 2 paragraf kısa özet :) Geri kalan spoiler içerir.Aklımda kalması acısından yazdım. Keyifli okumalar. Kaçıran ve kaçırılan kişi olarak nasıl bir psikolojiye büründüğünü görmek istiyorsanız kesinlikle okuyun. John Fowles yazarımızın eline sağlık.
Koleksiyoncu, yüzeyde bir kaçırılma hikâyesi gibi görünse de, aslında “sevmek” ile “sahip olmak” arasındaki ince ve tehlikeli çizgiyi sorgulatan derin bir psikolojik romandır.
Roman, kelebek koleksiyoncusu Frederick Clegg’in, yirmi yaşındaki sanat öğrencisi Miranda Grey’i kaçırarak şehirden uzakta bir evin mahzeninde tutsak etmesini anlatır.
Frederick içine kapanık, asosyal ve sıradan bir adamdır. Tesadüfen kazandığı bir mirasla zenginleşmesi, hayatının yönünü değiştirir. Bu süreçte Miranda Grey’e saplantılı bir şekilde bağlanır. Onun için kelebek koleksiyonu, kontrol etme arzusunun masum görünen bir yansımasıdır; ancak bu dürtü zamanla Miranda’ya yönelerek karanlık ve tehlikeli bir boyuta ulaşır. Onu “korumak” ve “kaybetmemek” adına özgürlüğünü elinden alır.
İlk bölümde olayları Frederick’in zihninden takip ediyoruz.. Frederick, Miranda’yı kaçırarak onu kırsaldaki bir evin mahzeninde tutsak eder. Kendi bakış açısında yaptığı şey aşkın bir sonucu gibidir. Hatta Miranda’nın onunla arasındaki sınıf farkı nedeniyle onu asla fark etmeyeceğini düşündüğü için bu yolu seçtiğini savunur. Ona göre Miranda’ya iyi davranması, ihtiyaçlarını karşılaması onu “masum” kılar; ancak yaptığı şeyin bencillik, zorbalık ve özgürlük ihlali olduğunu görmez ya da görmek istemez. Onun sıradanlığı, empati eksikliği ve çarpık düşünce biçimi okura rahatsız edici bir iç dünya sunar.
İkinci bölümde anlatım Miranda’ya geçer ve romanın psikolojik gerilimi burada derinleşir. Onun gözünden çaresizliği, korkuyu, yalnızlığı ve özgürlük özlemini hissederiz. Günlük tutarak akıl sağlığını korumaya çalışması, umudunu kaybetmemek için verdiği mücadele oldukça etkileyicidir. Gökyüzüne, insan seslerine ve sıradan hayata duyduğu özlem, okura güçlü bir empati kurdurur. (Bazen Caliban gelse de..)
Üçüncü son bölümü ise yine Frederick’in ağzından okuyoruz.
Tam her şey sona ermiş gibi görünürken, Miranda’nın hikâyesi kapanmış sanılırken, Clegg’in zihninden geçen o kısa not her şeyi altüst eder:
“Bir sonraki kelebeğim çok daha güzel olacak.”
Bu söz, bir sonun değil, yeni bir başlangıcın habercisidir. Çünkü Clegg için bu bir kayıp değil, başarısız bir denemedir. “Koleksiyoncu” kimliği hâlâ canlıdır—ve bu, onun yeni bir avın peşine düşeceğinin sessiz ama ürpertici ilanıdır.
Frederick eğitimsiz, duygusal olarak eksik ve empati kuramayan bir karakterken; Miranda özgür ruhlu, entelektüel ve hayata bağlıdır. Bu zıtlık, romanın trajedisini daha da güçlendirir.
Romanın en çarpıcı yönü, kötülüğün “canavarca” bir figürden değil, sıradan bir insanın içinden çıkmasıdır. Frederick kendini kötü biri olarak görmez. Tam da bu noktada, John Fowles okuru rahatsız eden o soruyu ortaya koyar: Bir insanın kendini kötü biri olarak görmemesi, yaptığı eylemleri ne kadar tehlikeli hale getirir?
Sonunu kesinlikle daha farklı bekliyordum.(kaçar, serbest bırakır, birlikte yaşarlar) ama beklediğimin daha üstünde ve akılda kalıcıydı (hastalandı ve öldü) sıkılarak okumuştum başkarı ama düşündükçe sevmeye başladım.