Ülkü Demiray'ın Cümbezin Kızı romanı, 19. yüzyıl sonu – 20. yüzyıl başında Doğu Akdeniz’deki insan ticareti meselesini konu alır. Osmanlı'nın çözülme süresinde İngiliz sömürgesindeki Kıbrıs'tan Filistin'e satılan kızları, yitip giden hayatları şiirsel bir dil ile okuyoruz.
Cümbez Kıbrıs'ta bir ağaç adıdır. Bu ağaç aileyi, kökleri simgeliyor. Romanımızın kahramanı Hatice'de işte cümbez gibi kök salacak bir yer arar. Onun hiçbir yere tam anlamıyla ait hissedememesi, sürekli bir geçicilik duygusu içinde yaşaması ve kök salacak bir yer arayışı, hikâyenin en çarpıcı yönlerinden biriydi. Hatice’nin hikâyesi de bu bağlamda, yerinden edilmenin, başka hayatlara “verilmenin” ve kendi kaderi üzerinde sınırlı söz hakkına sahip olmanın bir temsili hâline gelir.
Ülkü Demiray’ın dili sade ama etkileyicidir. Abartıdan uzak, gerçekçi ve yer yer sert bir anlatıma sahip. Bu da anlatılanların kurgu olmaktan çıkıp yaşanmışlık hissi kazanmasını sağlıyor. Okurken yalnızca bir karakteri değil, benzer hayatları yaşamış pek çok insanın izlerini de görüyoruz.
Cümbezin Kızı, bireysel bir hikâye anlatıyor gibi görünse de aslında tüm bu durumu yaşamış o kadınları anlatıyor. Yoksulluğun, toplumsal eşitsizliklerin ve kadın olmanın yükünün iç içe geçtiği bu anlatı, beni hem duygusal olarak etkiledi. "İnsan bir yere ait olamadığında, kendine nasıl bir hayat kurar?"
“Cümbez” burada yalnızca bir ağaç değil; güvensizliğin, geçiciliğin ve köksüzlüğün simgesidir. Ve o cümbezin içinden çıkan bir kızın hikâyesi, tüm zorluklara rağmen ayakta kalmanın en sade ama en güçlü anlatımlarından biri olarak aklımda kalacak.