·416 syf.··Beğendi
···Okunma: 30 Nisan 2026 08:28 Zülfü Livaneli’nin Serenad romanını okurken hissettiklerim o kadar yoğundu ki, kelimeleri sıraya koymakta güçlük çekiyorum.
Kitabın dili ve sürükleyici olay örgüsü beni en başından itibaren hikâyenin içine çekti. Kendi kendime “Eğer uygun bir zamanda oturursam, bu kitabı bitirmeden kalkamam,” demiştim; tam olarak öyle oldu. İlk 230 sayfayı parça parça okusam da, bir akşam kitabı elime aldım ve bırakmam mümkün değildi. 🫨
Neden bırakamadım? Çünkü bu kitap tek bir hikâyeden ibaret değil. Maya’nın modern zamanlardaki yolculuğuyla başlarken, bir anda kendimizi Max’in trajik aşkına kaptırmış halde buluyoruz. Sayfalar ilerledikçe Nadia, Ayşe ve Mari’nin hayatları birbirine eklemleniyor. Roman; 2. Dünya Savaşı’ndan Mavi Alay faciasına (Kırım Türklerinin katledilişi), Nazi vahşetinden Struma gemisi faciasına, oradan da Cumhuriyet’in kuruluş dönemine kadar uzanan devasa bir panaromaya sahip.
Bu kadar katmanlı bir yapının içinde sadece okumuyor, adeta yaşıyorsunuz. Kitap sizi şu sarsıcı gerçeğe kesinlikle ikna ediyor: “Her devletin kasasında masum insanların cesetleri saklanıyor...”
Tarih acı bir tekerrürden ibaret. Acı olaylar sadece isim ve coğrafya değiştirerek tekrar tekrar yaşanıyor ama insanlık maalesef ders almıyor. Kitapta yaşadıkları büyük acılara genişçe yer verilen Yahudilerin, bugün sığındıkları topraklarda (Filistin’de) benzer acılara, katliamlara ve sürgünlere sebep olmaları, tarihin en acı tezatlarından biri olarak beni düşündürüyor.
İnanın bu kitabı tam anlamıyla anlatamıyorum; çünkü çok yoğun hislerle okudum ve hâlâ o duyguların etkisinden çıkamadım. Sadece şunu söyleyebilirim: Okuyun, kesinlikle okuyun