Puan vermedi·160 syf.····Okunma: 01 Mayıs 2026 09:31 Bu kitapta Filistinlilerin yaşadığı acılar, Ürdün’de bulunan Gazze Mülteci Kampı’nda yaşayan 80 yaşındaki bir doktor olan Yakub’un anlatımıyla okuyucuya aktarılmaktadır. Kitabın yalnızca tarihî olaylara odaklanmaması, Yakub’un anıları ve iç dünyasına da yer vermesi, eseri daha akıcı ve etkileyici bir hale getirmekte, böylece okuyucunun kitaba bağlanmasını sağlamaktadır.
“Bir Buçuk Günde Seyr-i Âlem” adlı bu eser, sadece bir mülteci kampının hikâyesini değil, aynı zamanda savaşın insanlar üzerindeki derin psikolojik etkilerini de gözler önüne sermektedir. Yakub’un geçmişe dair hatırladığı acı olaylar, kayıplar ve yaşadığı zorluklar, okuyucuda güçlü bir empati duygusu oluşturmaktadır.
Doktor Yakub’un gördüğü bir rüya ile asıl olay örgüsü başlar esasında. Kitapta Yakub’un ölmeden önceki bir buçuk günü anlatılmaktadır. Tabii bu bir buçuk gün içinde zaman zaman geçmişe de dokunur Filistinli doktor. Geçmişe gidildikçe insanın içi ürperir. Ne de olsa mazinin acıyla adaş ve manadaş olduğu yerdi Gazze Kampı. Yakub için de öyleydi, tüm Filistinliler gibi…
Kitabın ortalarından itibaren bayram öncesi infak vermek için mülteci kampında ziyaret ettiği kişilerle olan muhabbeti anlatılmaktadır. Bu muhabbetler esnasında okur hem farklı kişilerin yaşantılarındaki acıları da hisseder hem de Yakub’un anılarında daha derin bir yolculuğa çıkar.
Filistinliydi Yakub. Dertliydi. Davalıydı. Düşünmeden bir dakika geçirmesi haramdı.
Gazze Kampı'ndaki çoğu kişi bu durumdaydı. Ya mazideki acılarını düşünüyor, düşündükçe tekrar tekrar aynı acıları hissediyor ya da geleceğin belirsizliğinde kayboluyordu.
Eserin ilerleyen sayfalarında Yakub’un zihnindeki çatışma daha da belirginleşir. Bir yandan yılların yorgunluğu, diğer yandan hâlâ dinmeyen bir vicdan ve sorumluluk hissi onu ayakta tutar. Kampın dar sokaklarında yürürken karşılaştığı her yüz, ona geçmişten bir parça taşır; her hikâye, kendi hikâyesinin yankısı gibidir. Bu durum, yalnızca bireysel bir yaşam öyküsünü değil, aynı zamanda kolektif bir hafızayı da görünür kılar.
Yazar, zaman geçişlerini ustalıkla kullanarak okuyucuyu sürekli geçmiş ile şimdi arasında gidip gelen bir yolculuğa çıkarır. Bu geçişler yalnızca olay örgüsünü zenginleştirmekle kalmaz, aynı zamanda travmanın insan zihninde nasıl katman katman biriktiğini de hissettirir. Yakub’un iç sesi, bazen bir dua gibi sakin, bazen de bir çığlık kadar serttir; bu da metne güçlü bir duygusal yoğunluk kazandırır.
Son bölümlere doğru yaklaşırken, okur artık yalnızca bir hikâyeyi takip etmez; aynı zamanda bir insanın ömrüne, acıya ve direnişe tanıklık eder. Yakub’un “bir buçuk günü” aslında bir ömrün özeti haline gelir. Kitap, okuyucuyu büyük laflarla değil, küçük ama ağır detaylarla sarsar ve geride uzun süre etkisi silinmeyen bir hüzün bırakır.
“Ahh Filistin! Tek başına yaşadığın acılar dünyada yaşanan tüm mutluluklara denk midir? Vallahi değildir…”
Yoksulluk, zulüm, işgal ve tecavüze karşılık; umut, iman, sabır ve azim… Gazze'nin, Filistin'in öyküsü budur işte.