Birazda ülke gündemiyle yorumlayalım
Aslında üzerine binlerce inceleme, akademik makale ve YouTube videosu çekilmiş bir eserden bahsederken "farklı ne diyebilirim?" diye düşünmek çok insani bir tereddüt. Ama bazen bir kitabı sadece okumak yetmez, onu bugün sokağa çıktığında gördüğün o amcanın öfkesinde, televizyondaki o "her şey çok yolunda" diyen sunucunun gülümsemesinde ya da marketteki etiketin her hafta değişmesinde hissetmen gerekir.Biraz da Yaşar Kemal ile karşılaştırdım ikiside usta eser sahipleri. İşte George Orwell’ın Hayvan Çiftliği, bizim için sadece bir İngiliz edebiyatı klasiği değil; adeta bu coğrafyanın "kullanım kılavuzu" gibi.
Hadi gel, bu distopik "server"ın derinliklerine inelim:
Bizim Çiftliğin "Admin" Kadrosu ve Karakter Haritası
Kitabı bir karakter rehberiyle açmak harika bir fikir çünkü aslında her biri sokakta karşılaştığımız birer tipoloji. Senin listenin üzerine biraz "güncel Türkiye" sosu ekleyerek gidelim:
Napoleon (Admin/Lider): Strateji uzmanı, "lore"u işine geldiği gibi değiştiren, her krizden güçlenerek çıkan o figür. Başta "eşitlik" dedi ama sonunda "bazıları daha eşittir" kuralını anayasaya ekledi. Türkiye perspektifinden bakınca; gücü merkezileştiren, yargıyı (köpekleri) elinde tutan ve her başarısızlığı bir "dış mihraka" bağlayan o sarsılmaz irade.
Squealer (Algı Operasyonu Birimi): Eğer bugün birileri "aslında o zam değil, güncelleme" diyorsa, Squealer’ın ruhu şad oluyordur. Verileri eğip büken, domuzların yediği elmaların "zihinsel performans" için gerekli olduğuna kitleleri ikna eden o yancı. A Haber’den tut da sosyal medyadaki "trol" ordularına kadar geniş bir yelpazeyi temsil ediyor.
Boxer (Cefakâr Halk): "Daha çok çalışacağım!" dedikçe sırtındaki yük artan, liyakat beklerken sadakatten başka sermayesi kalmayan emekçi. Boxer’ın trajedisi, sistemin onu sevdiği için değil, onu sömürebildiği için orada tutmasıdır. Sonunda yaşlanınca ödül beklerken kendini kasap arabasında bulması, bu toprakların en acı gerçeği olan "vefasızlık" sembolüdür.
Koyunlar (Kitle Psikolojisi): Bir tartışma tam mantıklı bir zemine oturacakken "Dört ayak iyi, iki ayak kötü!" diye bağırmaya başlayan o güruh. Sorgulamak yerine slogan atmayı tercih eden, dezenformasyonun en büyük taşıyıcısı olanlar.
Mollie (Influencer Kesim): Şeker ve kurdele peşinde. "Aman ağzımızın tadı kaçmasın, benim konforum bozulmasın" diyen, ideolojisi sadece kendi lüksü olanlar. Sosyal medyada memleket yanarken story atan o kitle tam olarak Mollie işte.
Benjamin (Suskun Aydın): Her şeyi görüyor, okuryazar, tarihin nasıl tekerrür ettiğinin farkında ama "Eşekler uzun yaşar" diyerek kenara çekiliyor. Bu sessiz kalış, aslında zulmün en büyük yakıtlarından biri.
"İsyan Ahlâkı" ve Dönüşümün Sancısı
Madem işin içine biraz derinlik katacağız, burada durup düşünmemiz gereken bir nokta var. Nurettin Topçu’nun o muazzam "İsyan Ahlâkı" kavramını bu kitaba uygularsak; Hayvan Çiftliği’ndeki trajedi, yapılan isyanın "ahlaki bir temelden" yoksun olmasıdır. Hayvanlar, Bay Jones’u (eski düzeni) devirdiler ama yerine koyacakları yeni düzenin "ahlakını" inşa edemediler.
Gerçek bir isyan, sadece bir kişiyi koltuğundan indirmek değil, o koltuğun yarattığı "domuzlaşma" eğilimine de karşı durmaktır. Bizim çiftlikte hayvanlar sadece "sahip" değiştirdiler; ama zulüm baki kaldı. Sokratik bir yöntemle sorgularsak: "Adalet, güçlünün işine gelen midir?" Domuzlar için evet, ama Boxer için hayır.
Yaşar Kemal vs. George Orwell: İki Dev, İki Son
Yaşar Kemal’in "Filler Sultanı ile Kırmızı Sakallı Topal Karınca" eseriyle Orwell’ın domuzları arasında müthiş bir bağ var. Yaşar Kemal, bu toprakların insanına "umut" aşılamak ister; karıncaların birleşerek filleri devirebileceğini anlatır. Mutlu sonu vardır çünkü Anadolu toprağı direnci sever.
Ancak Orwell bir "uyarıcıdır". O, bize "Bakın, eğer gözünüzü açmazsanız, isyan ettiğiniz şeye dönüşürsünüz" der. Kitabın son sahnesinde domuzların insanlarla içki içip, kadeh tokuştururken birbirlerine karıştıkları o an... İşte orası, ideolojilerin bittiği, sadece "çıkar ortaklığının" başladığı yerdir. Dışarıdaki hayvanlar bir domuzlara bir insanlara bakarlar ama hangisinin hangisi olduğunu anlayamazlar. Türkiye’de de bazen "muhalefet" ile "iktidar" arasındaki o ince çizgi, güç masasına oturulduğunda böyle silikleşmiyor mu?
Kitabı hep yarım bırakıp,bıraktığım yerden geri başlayıp okudum. Çünkü Orwell bize bir peri masalı anlatmıyor, bize aynamızı gösteriyor. Her sayfa çevirişinde "Lanet olsun, bu bizim mahalledeki olay değil mi?" dedirtiyor. Karamsarlık, gerçeğin çıplaklığıdır.
Hiciv, en büyük silahtır. Orwell bu silahı domuzların elinden alıp bizim elimize vermiş. Önemli olan o silahı kime doğrultacağımız değil, o silahın bizi de "domuzlaştırmasına" izin vermemektir.