Gönderi

9/10
·112 syf.··
Beğendi
·
2026 2. kitabı
·
5 günde okudu
·
Okunma: 09 Ocak 2026 09:54
Yabancı üzerine herkesin yeterince yazıp çizdiğini düşünüyorum. Bu sebeple ben bu kitabın benle olan hikayesini not düşmek istiyorum kişisel okurluk tarihime. Yıl 2012. Ankara Hukuk’ta ikinci sınıftayım. Bahar yarıyılında hukuk fakültesindeki, yıllar geçse dahi hiç unutamayacağım bir ders olan Hukuk ve Edebiyat’ı seçmeli ders olarak almıştım. Bir kitap listesi verdi hocamız. Haftada bir kitap bitirilecek, üzerine bir kişi sınıfta sunum yapacak ve arkasından münazara yapılacaktı. Her hafta dersten sonra bir sonraki haftanın kitabını almak için Kızılay’daki Olgunlar’ın yolunu tutardım. Aziz Nesin- Yaşar ne yaşar ne yaşamaz, Tahsin Yücel- Gökdelen, Erdal Öz Yaralısın, Sevgi Soysal-Şafak, Kafka- Şato ve Albert Camus- Yabancı o dönem okuduğumuz kitaplardı. Bu eserleri okumuş olanlar ortak temayı fark edeceklerdir; Devlet kurumlarındaki yozlaşma, anlamını yitirmiş adalet kavramı, suçun dışında her şey için yargılanma. Sunumlar ve kitap üzerine yürüttüğümüz beyin fırtınası çok verimli geçerdi. Adını öyle koymasak da o grubun hayatımdaki ilk kitap kulübüm olduğunu şimdilerde fark ediyorum. Her bir oturumu can kulağı ile dinlerdim. Roman karakterlerinin yaşadıklarını, yazarların kitaplardaki derinlikli sözlerini özümseyemeyecek kadar deneyimsiz olsam da, edebiyatın o kuşatıcılığını daha o günlerden iliklerime kadar hissederdim. Ve bir gün sıra Yabancı’ya geldi. Bir sonraki derse hazırlanmak için aldım elime kitabı. “Anam ölmüş, dün ya da bugün bilmiyorum.” Mersault’ün yaşama karşı kayıtsızlığını, hayalsizliğini, inançsızlığını anlamlandıramayacak kadar gençtim. Zaten de Camus, ruhu güvenli kıyılardan tekinsiz okyanuslara henüz hiç açılmamış yirmisindeki bir gence ne söyleyebilirdi ki? Neyse, sıkılarak da olsa okudum kitabı, öylesine hayallere dalarak okumuşum ki roman kahramanının gözünü güneş aldı diye birini öldürmesi detayını bile sınıfta sunum yapılırken öğrenmiştim. Daha sonraları bu dersten bahsederken “Hukuk ve Edebiyat çok güzel bir dersti ama Kafka ve Camus okumak biraz sıkıcıydı ya” diyecektim. Neyse, zaman aktı geçti, okuldan mezun oldum, lisans üstü eğitim için yurt dışına gittim, Camus’leri Sartre’leri büyük bir tutku ile okuyacak kadar büyüdüm. Geçtiğimiz ocak ayında Yabancı’nın sinemaya uyarlandığını okudum haberlerde. Yaşadığım şehirdeki genellikle sanat filmlerine yer veren bir sinemada gösterime girmişti film. Her ne kadar Yabancı’yı ilk okuyuşumda hayli sıkılsam da Camus’yu artık anlayabilecek kadar büyüdüğümün farkındaydım. Ben ve maceraperest yol arkadaşım hemen sinemanın yolunu tuttuk tabi. Yüksekçe bir tepeye inşa edilmiş, ağaçların arasına gizlenmiş bir şatoyu andıran bir binaydı gittiğimiz sinema. O yer bana öylesine romantik, öylesine şiirsel gelmişti ki, akşam güneşinin vurduğu o şirin kafesinin pencerelerinin ortaçağdan kalma kiliselerdekine benzer vitray camlarla kaplı olduğunu hatırlayacaktım sonradan. Halbuki öyle değildi, yalnızca zihnim bu zamandan kopuk, masalsı yeri hafızamda öyle tamamlamak istemişti. Filmi izlemeye giderken yıllar önce hukuk fakültesinde kitap üzerine konuştuğumuz dersi hatırlamaya çalışıyordum. Filmi de kitap kadar sıkıcı bulacağımdan neredeyse emindim. Derken film başladı. Siyah beyaz görüntüler. Yer, bir zamanların Fransız sömürgesi olan Cezayir. Kahramanımız Merseult Fransa’dan memur olarak çalışmaya gelmiş. Kayıtsızlığı yüzünden okunuyor Merseult’ün. Umursamazlık demeyeyim ama -çünkü bu bile farkındalıklı bir duruştur- hiç bir şey de bir anlam bulamama hali. Merseult’tun cenazeye katılışı, dönüşünün ertesi gün kız arkadaşı ile yüzmeye gidişi, Arabı öldürüşü, hapse atılışı, yargılanışı ve idamı. Siyah beyaz ekranda peşi sıra gelen sahnelerle hepsine tanıklık ediyoruz. O sinema salonunda değil de, üniversitede katıldığım o hukuk ve edebiyat dersindeydim sanki. Gençliğin verdiği sığlıkla Camüs’ün anlattıklarından tek satır anlamasam da dersi o kadar iyi dinlemişim ki, sahneler o dersteki sunumda konuşulanlarla bir bir eşleşti kafamda. Çok az söz vardı filmde. Olayı kafanızda tamamlamanız gerekiyordu. O an kitabı yeniden okumadan filme geldiğim için pişmanlık duydum. Fakat yine de filmden çok memnun kaldım. Ertesi gün kitabı okumaya karar verdim ve iki günde bitirdim. Yabancı ile 2012’de o hukuk ve edebiyat dersinde başlayan hikayem işte orda tamamlandı. Camus’ün Yabancı’da yarattığı derinlik ilk kez o zaman anlam kazandı düşünsel dünyamda. Bazı romanlar bir battaniye gibi sizi sarar, dili huzur verir, içinizdeki boşluğu doldurur. Merseult de benle bir mi büyümüştü yoksa ben mi ona yetişmiştim bilmiyorum ama okurluk serüvenimde yan yana yürümeyi en çok sevdiğim karakterlerden biri oluverdi. Çünkü Merseult hiç de “yabancı” değildi. Bu kitaba bir çok açıdan ele alabilirsiniz. Irkçılık, sömürgecilik, pusulası şaşmış yargı, inanç, yalnızlık… Benimse Merseultun içinde bulunduğu durumu tarif edebileceğim tek bir kelime var: kayıtsızlık. Merseult bana hiç yabancı gelmedi. Modern insanın ta kendisi. İçine kapanmış, çevresine görünmez duvarlar örmüş, duyguları körelmiş modern insan. Merseult, aynı ortamı, aynı zamanı paylaştığım oturup kahve içtiğim insanlardan yalnızca biri gibiydi. Sözün özü, hiç yabancılamadım. Kitabı kısa sürede okudum ve son sayfasını çevirip kenara koyduktan sonra şunu söyledim: “Ah! Şimdi bir zaman makinasına binip, daha yirmi yaşındayken Yabancı üzerine enine boyuna konuştuğumuz o Hukuk ve Edebiyat dersine gitmek için neler vermezdim.”
YabancıAlbert Camus · Can Yayınları · 2025137,1bin okunma
·
80 Gösterim
Yorumlar
Lütfen giriş yapınız.