Puan vermedi·280 syf.····Okunma: 02 Mayıs 2026 12:11 Hikayemiz ilk bölümde, Güney Afrika’da yaşayan bir ailenin en küçük kızı olan Amor’un, kaldığı yatılı okuldan, ağır hastalığı nedeniyle bir süredir yatak döşek yatan annesinin ölüm haberiyle halası tarafından okuldan alınmasıyle başlar. İlk bölüm, bu haber ile cenaze sonrası düzenlenen yemeğe kadar 2-3 günlük kısa bir zaman dilimini konu alır. Ancak biz o sırada aileden pek çok kişi ile tanışırız. Herşeye hakim olmaya çalışan ve anneyi kökleri nedeniyle pek de kabullenememiş, yeğenlerini ise kendi çocuğuna bakmadan eleştiren, manüpülatif bir hala, onun ağzına bakan bir enişte, korkuları ve kararıyla tam bir ergen olan abla Astrid, sorumsuz bir baba, askerlik mesleğini icra eden bir abi, abinin gençlik aşkı Desire ve bir de sadece cenazelerde ortaya çıkan ölen anne ile aynı yaşta olan ve anneye son anına kadar bakması soncu, annenin evi kendisine vermeyi vaat ettiği hzimetçi Salome. Tabiki hikaye ilerledikçe başka karakterlerde girip çkıyor. Ama bunların ana karakterler olduğunu söyleyebiliriz.
Kitap toplamda 4 bölümden oluşuyor. Biz ilk bölümde ana meselenin, annenin kendisine vefakarca bakan Salome’ye vaat edilen ev üzerinden, her bir bölümde kaybedilen bir aile bireyi üzerinden, aslında buna doğal bir fırsat olarak da bakabiliriz, mirasın paylaşımının nasıl yapılacağını ve geriye kalan aile bireylerinin artık sözünü tutup tutmayacağını bekleyerek okuyoruz. Bu vaadin tek şahidi Amor’un, bu konuda insanları ikna yönünde bşir çabasından ziyade, konuyu hatırlatır yönde cılız sesiyle her bir ölümün üzerine toprak atar gibi konunun üzeri örtülür.
Bu arada arka planda Güney Afrika tarifinin çok limitli bir kesidi sunuluyor. Yani sadece bu kitabı okudum, çok şey öğrendim diyebilmemiz çok zor. Ancak kitap, o siyasi karşıklığın, dini tercihler ve siyah-beyaz ırk çatışmaları üzerindeki etkisini çok net ortaya koyuyor. Sürekli din değiştiren birileri, arka planda ismini bilmediğimiz ama toprak sahiplerinin görünmez bir el gibi boğazını sıkan ve aslen kendinin olanları cebran veya siyaseten haklarını kazanarak almaya çalışan bir halktan bahsediliyor.
Güney Afrika’nın bu karışık zamanlarında, din adamlarının rolü, aldatmacaları, insanlar üzerindeki etkilerini okuyoruz. Bu figürlerin aile üzerinde etkisinin bu kadar yoğun olmasında, birazda ailenin kopukluğundan ileri geliyor. Bir kere, ailede hiç bir bireyin kaybına yeteri kadar üzülmüyorlar. Belki bu yorum, kendi kültürüm üzerinden olacak ama ölüm haberini alıp gömülüncüye kadar karakterler sanki normal hayatları devam ediyoruş gibi davranıyorlar: cinsel dürütleri peşinde koşma, mangal partileri.. vs. Bir diğer husus, ailenin kopukluğunda din yönünden kafa karşıklığınında etkisi olabilir. Annenin evlendiğinde gerçekleşen din değişikliği sonucu kendi ailesinden bir kopuş yaşamış. Sonrasında ölmeden ilk dinine gerei dönmesi, eşi onun ailesi tarafında başka bir kopuşu öne çıkartıyor. Ve sebebi her ne olursa olsun, aile içindeki kopuş çocuklar üzerinde olumsuz yansıyor doğal olarak. Annenin ölümü sonrası evden giden abi ve en küçük kardeş bir yerlerde bambaşka hayatlar yaşamaya başlıyor. Vaat edilen ev ise, hala ailede bu sıralar.
Tabi biz bu detayları babanın ölümüyle toplanan aile bireyleri vasıtasıyla öğreniyoruz. Anton artık çıktığı veya diğer bir değile olmak istediğinden çok başka noktalarda; kendi açısından bir hayal kırıklığı(bu o da öldüğünde yazmaya başladığı ama asla tamamlayamadığı kitapla çok net anlıyoru). Amor ise İngiltereye giderek, eşcinsel bir hayat sürerken, bir yandan Aids hastalarına hemşirelik yapıyor.
Baba öldüğünde anlıyoruzki, abi evden gitmesine rağmen, baba ondan vazgeçmemiş ve ona da diğerleri kadar mirastan pay vermiş (baba garip şekilde sevgilisine de mirasından pay vermiş )Evin Salomeye verilmesi konusu için, tabiki baba öldüğünde bile verilen söz tutulmuyor.
3cü bölümde, zengin ve siyasetçilerle iş yapan bir iş adamıyla evlenen ama mutsuz hayatıyla mutluluğu başka kollarda arayan Astrid’in başarısız bir günah çıkarma seansı sonrası, bir serseri tarafından korkunç bir şekilde öldürülmesini okuyoruz. Amor’un ise uzaklarda yeni hayatına devam ederken, Anton gençlik aşkı Desiree ile mutsuz bir evlilik yapmış, aile mirasını idare etmektedir. Perde ise Anton’un, karısını kıskandığı yoga hocasıyla kavgasıyla son bulur.
4cü ve son bölümde artık evin Salome’ye verilmesindeki son engel olan Anton, intihar ederek hayattan çekilir. Desira bu ölümle ilgili Amora ulaştığında, artık Amor’un olgunluk döneminde, sukutla konusan, hiçbir hırsı olmayan bir kadın olarak karşımıza çıkıyor. Bir kadının, üreme dönemine girdiği ve çıktığı o uzun yıllarda 3 kayıp verilmiş, aile kavramı tamamen kaybolmuştur.
Hikayenin başında kısmen bahsedilen yıldırım olayı ile parmağını kaybetmiş olan Amor’un kaferetini daha 6 yaşında ödediğini düşünmeden edemedim. Sembolik olarak aslında vaat edilenin gerçekleşmediği süre boyunca, verimlilikten nasibini alamamış, dirliğini yitirmiş ailenin hayatını konu alan hikayede, sık sık acaba ben onların yerinde olsam, ailemden başka birinin verdiğini bir söze istinaden bu mirası verebilir miydim diye sordum. İşin başka trajik yanı, ev artık asıl sahibine teslim edildiğinde,Salome’nin oğlu Juke’un söyledikleri üzerinden anlatılan Güney Afrika’da siyahi- beyaz çatışmasının özeti gibiydi. Siyahilerin haklar kazanmaya başladığı yıllarda, aslında kendilerinin olanı yeniden kazanmanın haksızlığını Amor üzerinden haykırmış yazar. Kendisinin bir beyaz olması ise bu duruşu daha vurucu hale getirmiş.