HuzursuzlukZülfü Livaneli Aslında meseleye bir sosyal medya atasözüyle başlamak lazım: "Dünyayı kadınlar yönetseydi en fazla birbirine küs ülkeler olurdu." Bugün gerek din gerek yönetim anlayışı olarak tamamen ataerkil bir yapıda yaşıyoruz. Bu yüzden kadınlar hep acı çeken ve zulme uğrayan taraf olurken, erkekler de zalimin ta kendisi olmuşlar. Tabii bunu özellikle zulüm yapan ve buna maruz kalan topluluklar özelinde söylüyorum.
Zalimin neden zalim olduğunu, onu bu duruma iten sebepleri falan hiç merak etmiyorum; benim demek istediğim tam olarak bu değil. Bizde çok meşhur bir söz vardır: "Kurttan kuzu doğmaz." Herkes ne gördüyse onu işleyerek büyür. Ama bazen, milyonda bir ihtimal de olsa, alimden zalim doğabiliyor ya da kurttan kuzu çıkabiliyor. En doğru deyimle, bazıları "şeytanın yeryüzü şubesi" gibi oluyor. Bu yüzden kötülüğe güzelleme yapmayı doğru bulmuyorum; bir insan kimden doğarsa doğsun, kötüyse kötüdür, zalimse zalimdir.
Mesela Hasan Sabbah’ın Alamut romanında bu kötülük çok iyi aktarılmış. Sahte bir cennet yaratma fikri, ilk uyuşturucu kullanımı ve en önemlisi o ilk terör örgütü yapılanması... Hasan Sabbah zamanında insanlar o "çitlerin" ardındaki dünyadan habersiz yaşıyordu ama şimdi elindeki teknolojiyle dünyanın öbür ucunda ne olup bittiğinden haberin oluyor. Buna rağmen günümüzdeki terör örgütlerine hâlâ akın akın üye olanlar var. Yani kötülük artık eskisine göre çok daha sistemli bir hal aldı.
Zülfü Livaneli’nin Huzursuzluk kitabında da IŞİD zulmüne uğrayan Suriyeli bir kadın ve Türk bir gazetecinin hikayesi anlatılıyor. Kitap genel olarak iyi olsa da beni pek sarmadı, açıkçası biraz yüzeysel buldum. O büyük zulmün içindeki karakterler sanki biraz eksik, Hüseyin’in hikayesi ise yarım kalmış gibi. Yine de mayıs ayının kitabını bir çırpıda bitirmiş olmanın sevinciyle söylüyorum; neyse ki aramızda bitlenen arkadaş yok, herkes bir solukta okumuş kitabı. Bakalım, siz okuyunca ne düşüneceksiniz?