Saou Ichikawa’nın Kambur kitabını bitirdiğimde, elimde sadece bir roman değil, sanki ucu sivriltilmiş bir öfke tutuyormuşum gibi hissettim. Akutagawa Ödülü’nü alması şaşırtıcı değil; çünkü bu eser, alışık olduğumuz o engelleri aşan kahraman ya da ilham veren yaşam öyküsü klişelerini paramparça ediyor.
Kitabın kahramanı Şakaotaba, ağır bir skolyozla yaşayan, vaktinin çoğunu solunum cihazına bağlı ve bilgisayar başında geçiren bir kadın. Ancak Ichikawa, okuyucuyu Şakaotaba’ya acımaya davet etmiyor; tam tersine, sağlıklı insanların dünyasına karşı keskin bir ironi ve yer yer rahatsız edici bir dürüstlükle saldırıyor. Özellikle kağıt baskı kitapların ağırlığına dair yaptığı o meşhur vurgu beni çok etkiledi. Bizim için bir keyif aracı olan o kağıt yığınlarının, onun gibi bir vücut için nasıl bir zulüm ve erişilemez bir lüks olduğunu anlatırken, kendi ayrıcalıklarımın ağırlığı altında ezildiğimi hissettim.
Anlatım tarzı çok vurucu. Cümleler akıp giderken bir anda karşınıza öyle bir ifade çıkıyor ki durup soluklanma ihtiyacı hissediyorsunuz. Kitabın kısalığına aldanmamak lazım; etkisi sayfa sayısından çok daha büyük. Şakaotaba’nın annelik, cinsellik ve kendi bedeni üzerindeki kontrol arzusu üzerine kurduğu o çarpıcı plan, aslında bir nevi sistemden intikam alma biçimi gibi. Normal kabul edilen bedenin kutsallığını sarsıyor ve bizi, bakmaktan kaçındığımız o fiziksel gerçeklikle yüzleştiriyor.
Okurken bazen huzursuz oldum, bazen Şakaotaba’nın o kinayeli sesine gülümsedim ama en çok da samimiyetine hayran kaldım. Bu kitap, dışarıdan yardıma muhtaç görünen birinin iç dünyasında aslında ne kadar büyük bir fırtına koptuğunu ve o fırtınanın ne kadar entelektüel, ne kadar sert olabileceğini gösteriyor.
Eğer klasikleşmiş anlatıların dışına çıkan, sizi konfor alanınızdan çıkarıp biraz sarsacak bir metin arıyorsanız Kambur kesinlikle doğru tercih.