Okuduğum tarihi not almadığım ender kitaplardan biri ama bende bıraktığı etkiyi hatırlamam için tarih bilmem gerekmeyen kitaplardan biri oldu. Açık konuşayım, bu kitabın adı “Bilimin Büyüsü” ama rahatlıkla “Celâl Şengör’ün Büyüsü” de olabilirdi; çünkü adam ne yazsa okunuyor hissi oluşuyor insanda. Celal Şengör’ün bu kitapta 2017–2018 yılları arasında yazdığı yazıların bir araya getirildiğini biliyoruz ama metinler birbirinden kopuk değil, aksine düşünsel bir süreklilik taşıyor. Özellikle “İnsanın tek silahı: akıl”, “Doğruyu aramanın yolu: eleştiri” ve “Çelişkilere çare aramanın lezzeti: bilim” gibi başlıklar kitabın omurgasını oluşturuyor ve aslında bize bilimin yalnızca bilgi değil, aynı zamanda bir yöntem ve zihniyet meselesi olduğunu hatırlatıyor. Akademik açıdan bakarsak, bu eser bilim tarihine giriş niteliğinde, yer yer popüler bilim sınırlarında dolaşan ama temelde epistemolojik bir farkındalık yaratmayı amaçlayan bir metin olarak değerlendirilebilir. Kitabın en hoşuma giden taraflarından biri, yalnızca teorik bilgiler sunmaması; dünyada bilimle ilgili görülmesi gereken müzelerden bahsederek okuru somut bir keşif yolculuğuna da davet etmesi. Bunun yanında Anaksimandros’tan Cuvier’ye uzanan geniş bir perspektifle, bilimin tarihsel evrimini sade ama etkili bir dille aktarıyor. Şengör’ün anlatımındaki o heyecanı, o tutkuyu satır aralarında hissetmemek mümkün değil; hatta insan okurken “ben de bu işin peşinden gitmeliyim” duygusuna kapılıyor. Leibniz örneğinde olduğu gibi, bilimin bazen nasıl bastırıldığını ya da geciktirildiğini görmek de ayrı bir farkındalık yaratıyor. Öte yandan Osmanlı ve doğu toplumlarında bilimin neden yeterince gelişmediğine dair yaptığı tespitler, katılırsınız ya da katılmazsınız ama sizi düşünmeye zorlayan bir taraf taşıyor. Kitabın sonunda şunu net bir şekilde söyleyebilirim: Bu kitabı okumak aslında başınıza iş açmak demek; çünkü bitirdiğinizde elinizde cevaplardan çok sorular oluyor ve merakınız birkaç kat artmış hâlde kendinizi yeni arayışların içinde buluyorsunuz. Belki de bilimin asıl büyüsü tam olarak burada başlıyor; kesin cevaplarda değil, bitmeyen sorularda.