·280 syf.··Beğendi
···Okunma: 30 Nisan 2026 00:00 Bazı insanlar görünür olmak istemez ama yine de yok olmak da istemez. Aaliye tam olarak böyle bir yerde duruyor. Savaşın ortasında, yalnız bir hayatın içinde, kitaplarla kendine bir varoluş alanı açıyor. Hiç yayımlanmayacağını bildiği çevirileri yıllarca yapması ve onları kimseyle paylaşmadan karanlık bir odada saklaması bana kitabın en çarpıcı tarafı gibi geldi. Çünkü bu sadece okuma ya da çeviri tutkusu değil; insanın hiçbir karşılık beklemeden, sadece kendisi için bir şeyi istikrarla sürdürmesi. Görünür olmayan ama vazgeçilmeyen bir emek.
Aaliye’nin hayatında kitaplar bir noktadan sonra sığınak olmaktan çıkıp neredeyse hayatın kendisine dönüşüyor. Kendi yaşamı ile kitaplardaki yaşamlar birbirine karışıyor. Sanki kendi hayatının anlamını da okuduğu, çevirdiği metinlerden çıkarıyor. Ama roman bunu romantik bir “kitaplar insanı kurtarır” anlatısına çevirmiyor. Tam tersine, kitapların hem hayatta tutan hem de gerçek hayattan uzaklaştıran bir yanını gösteriyor.
Beni en çok etkileyen çelişki buydu: Aaliye görünür bir karakter olmak istemiyor; ama var olamamış olmanın da savaşını veriyor. Çevirileri kimse okumasa bile, onların yapılmış olması bir tür “ben buradayım” deme biçimi gibi. Karanlık odada saklanan o metinler, görünmeyen bir hayatın en somut kanıtına dönüşüyor.
Kitap boyunca yalnızlık boşluk gibi değil, kitaplarla dolu çok yoğun bir iç evren gibi anlatılıyor. Ama o iç evren bile insanı tamamen kurtarmıyor. Çünkü bir noktada şu soru kalıyor: Bunca kitap, bunca düşünce, bunca emek… peki insan kendi hayatıyla ne yapıyor?
Lüzumsuz Kadın benim için savaşın içinde bir kadının sessiz varoluş çabasıydı. Büyük olaylardan çok, kimsenin görmediği küçük ama inatçı bir direnç. Belki de bu yüzden Aaliye’nin hikâyesi rahatsız edici biçimde tanıdık: çünkü bazen insan, en çok kimseye göstermediği şeylerle var olmaya çalışıyor.