“Galata, demişti bana. Kız kulesi, demişti kendisine. Masal gibi yazmıştı her bir satırı. Peki, ya ben? Ben bu masal için ne yapmıştım? Onu yokluğumla sınamak dışında…”
Tesadüflere inanır mısınız bilmiyorum ama belki de olması gereken dediğimiz şeylerin adı bir tesadüftür zaten. Bazı insanlar hayatta karşılaşmalıdır belki, bazı olaylar olmalıdır, bazı tercihler yapılmalıdır zaten. Ve tüm bu olup bitene de bizler tesadüf deriz belki. Bazen de tesadüfleri kendi elimizle oluştururuz, isteyerek ve bilerek. Tıpkı Melek gibi.
Melek, kuzeninin son sınıfı İstanbul’da okuma teklifine önce ne diyeceğini bilemedi. Mezuniyetten sonra aslında orada daha çok iş imkanı vardı. Dolayısıyla kulağa da hoş geliyor. Ama bunun çok daha önemli bir nedeni vardı. Murat’la aynı üniversitede olabilmek…
Aşk belki de böyle bir şeydir kim bilir. İnsanın hayatına dair devam eden bir güzergahı birden değiştirir. Bizler ise bundan sonraki süreçte ne olacağını bilmeden aldığımız kararın belki de dünyanın en iyi kararı olduğunu zannederiz.
Melek… Babası çalışmak için Almanya’ya gitmiş ama ilgisi hep ailesinin üzerinde olduğu için, babasının sevgisini hep üzerinde hissetmişti. Babası güzel oturduktan sonra ailesini de yanına olmak istemişti. Annesi ve kardeşleri gitmek istiyordu ama Melek ülkesinde kalmak istedi. Önceleri annesi en azından annesinin ilk yılı bitene kadar Ankara’da kalmıştı ama sonra gitmek zorunda bırakılmıştı. Çünkü orada annesine daha çok ihtiyaç vardı. Gitmeden önce teyzesi ve eniştesine emanet etmişti.
Murat… Ankara’nın saygın ailelerinden birinin oğluydu. Melek’in ise müthiş bir hayranlık duyduğu bir isim. Bu öyle bir hayranlık ki aynısının kenarına bile fotoğrafını yapıştırmış. Lise zamanlarında aynı yerde olmalarına karşın Murat’ın babası şirket işlerini iyice büyütünce İstanbul’a taşınma kararı almıştı. Böyle bir durumda Melek onu unuttu mu sandınız. Cevabı hayır.
Hayat insanları her zaman yeniden bir şekilde buluştururdu zaten. Peki bundan sonra neler oldu dersiniz yanıtı kitabın içerisinde.