Uzun bir aradan sonra herkese merhaba!
Bugün diğer eserlerini de severek okuduğum Tarihçi, Süleyman Tekir Hocamızın eseri ''İttihatçılık - Doğuş'' adı kitabını incelemek için buradayım. Bir solukta okuduğum daha çok İttihatçılığın doğduğu dönemi anlatan, üyelerinin hayatlarını, inandıkları dava uğruna yaşadıkları zorlukları, çektikleri sürgünleri çok güzel bir şekilde anlatmış. Bende bir Tarihçi olarak Hocamızın eseri vesilesiyle İttihat ve Terraki adına birkaç şey söylemek istiyorum.
İttihat ve Terraki Cemiyeti'nin kuruluşu, bir gecede olan bir olay değil; baskıcı bir yönetime karşı duyulan öfkenin, vatanın elden gittiği korkusunun ve gençlerin dünyayı değiştirme arzusunun birleştiği uzun bir süreçtir. Öyle ki cemiyet, Osmanlı İmparatorluğu'nun son döneminde damgasını vuran, gizli bir cemiyet olarak kurulup zamanla devletin mutlak hakimi haline gelen en güçlü siyasi organizasyondur. Modern Türkiye'nin siyasi genetiğini anlamak için bu yapıyı bilmek çok kritiktir.
İttikat ve Terraki, 1889 yılında İstanbul'daki Askeri Tıbbiye Öğrencileri tarafından gizli bir dernek olarak kurulmuştur. Temel amaçları, 2. Abdülhamid'in mutlakiyetçi yönetimini sona erdirmek, anayasayı (Kanun-i Esasi) yeniden yürürlüğe koymak ve meşrutiyeti ilan ederek imparatorluğu parçalanmaktan kurtarmaktır. Hareketin düşünce temelini, Batı tarzı modernleşmeyi savunan ''Jön Türkler'' oluşturur.
İttihatçıların en belirgin özelliği, vatanın elden gittiğine dair duydukları derin kaygı ve bu durumu düzeltmek için kendilerini ''seçilmiş'' hissetmeleridir. Onlar için bireysel hayatın, ailenin veya paranın bir önemi yoktur. (Kitapta da görüldüğü üzere Yıldız yani Sultan Abdülhamid ittihatçı kimseleri kendi safına çekmek için belirli miktarda para teklif eder, ama hiç kimse o parayı kabul etmez.) Her birinde ''Vatan yaşasın, ben ölsem de olur'' düşüncesi hakimdir. Kendilerini imparatorluğun tek kurtarıcısı olarak görürler. Bu yüzden bazen hukuku ve kuralları, ''vatanın yüksek menfaatleri'' için çiğnemekten çekinmezler.
Cemiyetin yeraltından gelmesi, üyelerde müthiş bir teşkilatlanma becerisi ve gizlilik disiplini yaratmıştır. Bir ittihatçı, üstündeki bir iki kişi dışında kimseyi tanımaz. Bu da onları sessiz, gözlemci ve sır tutan karakterler yapar. Cemiyetin emirleri de tartışılmaz. Bir gün bir mektup alıp hiç bilmedikleri bir şehre, geri dönmemek üzere göreve gidebilirler.
İttihatçılar sadece teorisyen ya da siyasetçi değillerdir; onlar aynı zamanda ''komitacıdırlar''. Bir ittihatçı için silah, sadece bir araç değil, namusun ve gücün sembolüdür. Sorunları diplomasiyle çözemediklerinde, Bab-ı Ali Baskınında olduğu gibi fiili müdahaleden de kaçınmazlar. Ölümle aralarında çok ince bir çizgi vardır. Suikastlar, baskınlar ve dağa çıkma (isyan) gibi eylemler onların karakterinin bir parçasıdır.
İttihatçılar aslında içlerinde ilginç bir paradoks da yaşarlar. Batıcıdırlar. Bilimi, teknolojiyi ve modern ordu yapısını Avrupa'dan almayı savunurlar. Öyle ki Osmanlı ordusunun yenileşmesinde etkileri büyüktür. Çoğu iyi eğitimli, yabancı dil bilen, dünyayı takip eden subay ve aydınlardır. Aynı zamanda da Anti-Emperyalisttirler. Avrupa'nın Osmanlı'yı parçalama planlarına karşı ise canla başla savaşırlar. Yanı ''Batı'nın tekniğini alalım ama bize hükmetmesine izin vermeyelim'' mantığındadırlar. Genellikle dik duruşlu, ciddi ifadeli, düzgün traşlı ve dönemin modası olan ''ittihatçı bıyığı'' (yukarı doğru hafif kıvrık veya gür ama intizamlı) bırakan kişilerdir. Konuşmaları retorik doludur. ''Hürriyet'', ''Millet'', ''Şahadet'' ve ''İstiklal'' gibi kelimeleri sıkça ve tutkuyla kullanırlar. Karşısındakini ikna etme kabiliyetleri yüksektir. (Ömer Naci) gibi.
İttihatçılar ilk yıllarında ''Osmanlıcılık'' (din ve ırk fark etmeksizin herkesin Osmanlı kimliğinde birleşmesi) fikrini savunuyorlardı. Ancak Balkan Savaşları ile imparatorluğun Hristiyan tebaasının ayrılması ve milliyetçilik akımlarının güçlenmesi üzerine, cemiyet daha çok Türkçülük ve Turancılık ideolojisine kaymıştır. Bu değişim, milli bir ekonomi yaratma çabalarını ve Türk milliyetçiliğinin yükselişini tetiklemiştir. İttihat ve Terraki yönetimi, Osmanlı İmparatorluğu'nu Almanların yanında 1. Dünya Savaşı'na sokmuşturç Savaşın kaybedilmesiyle birlikte cemiyetin lider kadrosu ülkeyi terk etmek zorunda kalmış ve cemiyet 1918'de kendini feshetmiştir. Ancak ittihatçıların teşkilatlanma becerisi ve kadroları, daha sonra Anadolu'da başlayacak olan Milli Mücadele'nin ve Türkiye Cumhuriyeti'nin kuruluşunun omurgasını oluşturmuştur.
İttihat ve Terraki Cemiyeti, çok geniş bir üye ağına ve farklı disiplinlerden gelen bir kadro yapısına sahiptir. Cemiyetin en üst karar mekanizmasını oluşturan ve imparatorluğun son on yılına ön veren isimler olan ''Üç Paşalar'' Lider Kadrodan bahsetmemek mümkün değildir. Bunlar herkesin bildiği üzere kemik kadro olan; Enver, Talat ve Cemal Paşa üçlüsüdür. Enver Paşa, cemiyetin askeri kanadının lideridir. Genç yaşta ''Hürriyet Kahramanı'' olarak ünlenmiş, idealist, romantik ve askeri disipline sahip bir karakterdir. Onun için gözü kara, cesur, cevval ve korkusuz biri olduğu da kaynaklar tarafından doğrulanır.
Talat Paşa ise Cemiyetin beyni ve sivil kanadın lideridir. Posta memurluğundan sadrazamlığa (başbakanlık) yükselmiştir. Teşkilatçılık yeteneği çok yüksektir ve cemiyetin siyasi stratejilerini o belirler.
Cemal Paşa ise cemiyetin üçüncü ismi ve Bahriye Nazırıdır. Sert mizacıyla bilinir; özellikle Suriye ve Filistin bölgesindeki faaliyetleriyle tanınır.
Cemiyetin neye inanacağını ve hangi politikaları izleyeceğini belirleyen entelektüellerde vardır. Bunlar arasında başta Ziya Gökalp'i söyleyebiliriz. Kendisi ''Türkçülüğün Babası'' olup Türk milliyetçiliğinin teorisyenidir. Cemiyetin eğitim ve kültür politikalarını şekillendirmiştir. Ömer Seyfettin de keza ''Edebiyatçı'' kimliğiyle tanınsa da, cemiyetin ''Yeni Lisan'' hareketini başlatarak dilde sadeleşmeyi ve milli bilinci uyandırmayı hedefleyen önemli bir üyesidir. Doktor Nazım ve Doktor Bahattin Şakir ise cemiyetin en gizemli ve teşkilatçı isimleridir. Cemiyetin hücre tipi yapılmasını ve operasyonel ağını kuran kişilerdendir. Fedailer ve Nam-ı değer Aksiyon Adamları; sokaktaki mücadeleyi yürüten, cemiyet adına operasyonlar yapan ve halk arasında efsaneleşmiş isimlerdir.
Keza Resneli Niyazı; 1908'de dağa çıkarak Meşrutiyet'in ilanını tetikleyen isimdir. Yanında geyiğiyle (Rehber-i Hürriyet) meşhurdur. Adeta bir halk kahramanıdır da diyebiliriz.
Yakup Cemil ise cemiyetin en tartışmalı ismidir. Cesur bir silahşordur. Emir dinlemez, gözü kara ve son derece tehlikeli bir karakterdir. Bab-ı Ali Baskınında kilit rol oynamıştır.
Kuşçubaşı Eşref ise Teşkilat-ı Mahsustanın (Cemiyetin istihbarat birimi) en önemli ajanıdır. Casusluk ve gerilla savaşı denilince akla gelen ilk isimdir.
Tabii bu süreçte cemiyetin İstanbul'daki faaliyetleri saray tarafından fark edilince, pek çok üye Avrupa'ya özellikle de Paris'e kaçmak zorunda kalmıştır. Ahmet Rıza örneğinde olduğu gibi. Kendisi Paris'e giderek kendisinden sonra gelenlere de öncülük etmiştir. Paris'teki Jön Türklerin de lideridir. Cemiyetin adını İttihat ve Terraki (Birlik ve İlerleme) olarak değiştirmiştir. Tüm bu sıra zarfında da Meşveret gibi gazeteler çıkararak fikirlerini hem Avrupa'ya hem de gizli yollarla Osmanlı topraklarına yaymıştırlar.
Mustafa Kemal Atatürk'ün İttihat ve Terraki ile olan ilişkisi, Türk tarihinin belki de en karmaşık, inişli çıkışlı ve stratejik konularından biridir. Bu ilişkiyi ''hiçbir zaman tam bir kopuş olmayan ama derin fikir ayrılıklarıyla dolu bir yolculuk'' olarak tanımlayabiliriz. Mustafa Kemal, 1907 yılında Selanik'te görev yaparken İttihat ve Terraki Cemiyeti'ne katılmıştır. Hatta cemiyete girişinde ona referans olan isimlerden biri, daha sonra Milli Mücadele'de de yanında yer alacak olan Fethi Okyar'dır. O dönemde vatansever her genç subay gibi, devletin ancak meşrutiyetin ilanı ve anayasal bir düzenle kurtulacağına inanıyordu. Cemiyetin içinde de aktif görevler almış, Trablusgarp Savaşı'na İttihatçı kimliğiyle gitmiş ve cemiyetin askeri kanadında tanınan bir isim olmuştur.
Mustafa Kemal ile İttihat ve Terraki özellikle de Enver Paşa ve lider kadro arasındaki ilk ve en büyük kırılma noktası ''ordunun siyasete karışması'' konusudur. Mustafa Kemal, subayların cemiyet üyesi olmasının ordunun disiplinini bozduğunu askerliğin profesyonel bir meslek olarak siyasetten tamamen ayrılması gerektiğini savunmuştur. 1909 yılındaki İttihat ve Terraki Kongresi'nde bu fikrini açıkça dile getirmiştir. Ancak Enver Talat Paşalar bu fikre karşı çıkınca, Mustafa Kemal cemiyetin yönetim kadrosuyla arasına mesafe koymaya başlamıştır. Cemiyeti her seferinde plansız ve programsız aynı zamanda lidersiz olarak gördüğünü de çekinmeden dile getirmiştir.
Atatürk ile Enver Paşa arasındaki ilişkiyi de genellikle bir kişisel ve rekabet olarak niteleyebiliriz. Mustafa Kemal, Enver Paşa'nın hayalperest olduğunu özellikle de Turancılık gibi politikalarını ve Alman hayranlığını tehlikeli buluyordu. 1. Dünya Savaşı'na girilme biçimine ve ordunun Alman generallerin emrine verilmesine şiddetle karşı çıkmıştır. Bu eleştirileri, onun lider kadro tarafından İstanbul'dan uzaklaştırılmasına Çanakkale, Doğu ve Güney cephelerine gönderilmesine neden olmuştur.
Atatürk, İttihatçıların vatanseverliğinden asla şüphe etmemiştir. Ancak onların yöntemlerini eleştirmekten de geri durmamıştır. İttihatçıların ''komitacı'' gizli örgütçü ve darbeci yöntemlerini devlet yönetimi için uygun bulmamıştır. O, meclis iradesine ve hukuka dayalı bir sistem istemiştir. İttihatçıların ''Panislamizm'' veya ''Pantürkizm'' gibi sınır ötesi hayallerine karşılık; Atatürk, daha gerçekçi ve sınırları belli olan ''Misak-ı Milli'' ve ''Türk Milliyetçiliği'' ya da ''Ulus Devleti'' kavramını benimsemiştir. Özetle Atatürk eski bir ittihatçıdır ama hiçbir zaman ''kör bir takipçi'' olmamıştır. O, ittihatçılığın yarattığı enerjiyi almış, hatalarından ders çıkarmış ve bu enerjiyi yeni bir devlet kurmak için dönüştürmüştür.
Bunun haricinde Tarihçi olarak çok tartışılan bir konuya da değinmek istiyorum. Neden Mason Locaları?
İttihat ve Terraki Cemiyeti ile Mason Locaları arasındaki ilişki, Türk siyasi tarihinin en çok tartışılan ve üzerine pek çok komplo teorisi üretilen konularından biridir. Ancak bu ilişkiyi ''ideolojik bir birlikten'' ziyade, ''stratejik bir sığınma yöntem ortaklığı'' olarak görmek daha gerçekçidir. İttihatçılar, 2. Abdülhamid'in çok sıkı bir hafiye (istihbarat) ağı kurduğu İstanbul'da nefes alamıyorlardı. Selanik, bu anlamda bir kaçış noktasıydı. O dönemde Selanik'teki Mason localarının çoğu İtalyan, Fransız ve İspanyol localarına bağlıydı. Bu localar ''kapitülasyonlar'' sayesinde bir nevi yabancı toprak sayılıyor ve Osmanlı polisinin buralara izinsiz girmesi, arama yapması hukuken mümkün olmuyordu. Masonluğun doğasında olan gizlilik, derecelendirme ve hücre tipi yapılanma, yeraltı faaliyeti yürüten ittihatçılar için hazır bir model teşkil ediyordu.
İttihatçıların en yoğun olduğu yer Selanik'teki İtalyan Obediyansı'na bağlı Macedonia Risporta locasıydı. Bu locanın üstadı Emmanuel Karasu (Yahudi asıllı bir Osmanlı vatandaşı), İttihatçılara locanın kapılarını açmış ve onların gizli toplantılarını burada yapmalarına olanak sağlamıştır. Nitekim Talat Paşa, Manyasizade Refik Bey ve Canbolat Bey gibi cemiyetin ağır topları bu locaya üye olmuşlardır. Ancak amaçları Masonluk öğretisini yaymak değil, cemiyetin toplantılarını güvenli bir ortamda yapabilmektir. Masonlar genellikle ''kozmopolit'' ve ''evrensel kardeşlik'' ilkelerine inanırken, İttihatçılar zamanla sert bit milliyetçiliğe (Türkçülüğe) kaymışlardır. Bu yönüyle de aralarındaki ideolojik farkı görmek mümkündür.
İttihatçılar güç kazandıktan sonra yabancı localara bağımlı kalmak istememişler ve 1909 yılında ''Maşrık-ı Azam-ı Osmani'' adıyla kendi milli localarını kurmuşlardır. Bu, aslında ''Sizin korumanıza ihtiyacımız yok, kendi düzenimizi kuruyoruz'' demektir. Cemiyet iktidara yerleştikten sonra Mason localarının evrenselci yapısı ile cemiyetin milliyetçi politikaları çatışmaya başlamış ve bu ilişki soğumuştur. Pek çok kendini bilmez İttihat ve Terraki'nin bir ''Mason Projesi'' olduğunu iddia eder. Ancak tarihi belgeler şunu gösterir ki İttihatçılar vatansever subaylar ve aydınlardı;; Mason localarını sadece ''saray polisinden kaçmak için bir sığınak'' ve ''örgütlenme modeli'' olarak kullandılar. İşi bitince de kendi yollarına gittiler.
Umarım incelememi beğenirsiniz, herkese şimdiden iyi okumalar dilerim...