Puan vermedi·105 syf.····Okunma: 04 Mayıs 2026 04:48 Sadık Hidayet’in Hacı Ağa’sını bitirdiğimde içimde tuhaf bir fırtına koptu. Kitaba başlar başlamaz o Hacı Ağa'nın nasıl bir kan emici olduğunu iliklerime kadar hissettim. Sözde dindar, özde halkın cebindekini çalan, çaldıklarıyla semiren o tanıdık silüet... Okurken sayfalara bakıp içimden hep şunu söyledim: "Ulan hiç yabancı gelmiyorsun, sanki her gün karşımda gibisin!" Gerçekten de öyle değil mi? Etrafımız insanları açlıkla, yoksullukla sınayıp dini hurafelerle uyutan, kendi kasasını doldururken her türlü arsızlığı mübah gören bu adamlarla dolu.
Sayfalar aktıkça, adamın serveti ve kibri büyüdükçe benim de vicdanım sızım sızım sızlamaya başladı. Göz göre göre yapılan bu hırsızlıklar, bu riyakârlık karşısında "Kimse mi dur demeyecek, kimse mi buna isyan etmeyecek?" diye yiyip bitirdim kendimi. Bir ara o ağır, kasvetli ve ikiyüzlü dünya ruhuma öyle bir çöktü ki, kitabın sonlarına yaklaşmama rağmen kaçıp uyumak, o ağırlıktan kurtulmak istedim.
Ama sonra... Tam da sessizliğin ve umutsuzluğun dibindeyken sahneye o şair çıktı ve uykum falan kalmadı! O şairin, Hacı’nın karşısına dikilip bütün şerefsizliklerini, bütün yalanlarını suratına bir tokat gibi çarpması var ya... İşte o an, okurken içimde biriken o zehirli irin aktı gitti. O adam konuştukça ben rahatladım, o haykırdıkça vicdanımın ağrısı dindi. Resmen içsel bir arınma yaşadım.
İnsan o an tek bir şey diliyor: Vicdanı olan, insan olan herkes keşke o şair gibi olabilse. Dünya maalesef bu Hacı Ağalarla kaynıyor, bitmek de bilmiyorlar. Ama o şairin sözleri insana umut veriyor. Bir gün gerçekten herkesin bilinçlendiği, bu kan emicilerin yüzüne gerçeklerin korkusuzca haykırıldığı o devrim dolu günlerin geleceğine inanmak istiyorsun. Çünkü karanlığı, sahteliği ve bu uykuyu ancak gerçeği yüzlerine çarpan o cesur kelimeler yırtabilir.