Yazar, yatılı okul ortamındaki arkadaşlık ilişkilerinden yola çıkarak, bedenini, zihnini ve duygularını yeni yeni keşfetmeye çalışan gençlerin kimlik arayışını ele alıyor. Gençlik dönemine özgü karmaşık dürtüler, kendini bulma ve arayış gibi sert gerçeklikler, güçlü psikolojik gözlemlerle işleyerek okura bir yolculuk sunuyor. Bu yönüyle eser, yalnızca bir hikaye değil, aynı zamanda insan ruhuna dair derin bir çözümleme niteliği de taşıyor. Çünkü kitap boyunca tam da bu yazdıklarımı hissediyorsunuz.
Kitabın içerisindeki okul, ülkenin en seçkin ailelerin çocuklarının eğitim gördüğü, burayı bitirdikten sonra ya üniversiteye ya da askerlik mesleğine atıldıkları ya da devlet hizmetinde çalıştıkları bir yer. Dolayısıyla burada okumuş olmak bir üstünlük sağlıyor. O yüzden Törless’in burada okumasını anne babası da uygun buldu. Gerçi okulun kapısı kapanır kapanmaz kendisi için büyük bir özlem başladı. Ne dersler ilgisini çekiyordu ne de bahçede oynanan oyunlar. Hemen hemen her gün eve mektup yazıyordu. Halbuki hiç böyle tahmin etmemişti.
Törless’in iç dünyası, yazarın dikkatli ve derinlikli anlatımıyla adım adım açılıyor. Onun zihnine atılan bir kanca gibi, çelişkileri, sorgulamaları ve iç çatışmaları hissediyorsunuz.
Henüz hayat deneyimi sınırlı olan bir gencin gözünden dünyaya bakmak ve onun sancılı büyüme sürecine eşlik etmek oldukça etkileyiciydi. Yatılı okulda geçen bu zorlu dönemde Törless’in kendini tanıma çabası, ergenlik psikolojisi ile okura kendi gençlik yıllarını, hatalarını ve sorgulamalarını hatırlatıyor diğer yandan da.