1864ten 1944e; Sultan Abdülaziz'den VI. Mehmet Vahdettin'e; Üç paşalardan; Atatürk'ün olduğu ve olmadığı Cumhuriyete varan bir hayat serüvenine sahip olan bir yazardır Hüseyin Rahmi GÜRPINAR.
Dünya üzerinde Rabbimin gerçekten ondan noksan yarattıkları dışında her insanın aklına başkaları yada kendisi hakkında gelebilecek bir soru: "Deli mi?" "Deli miyim?". Elbette her şekilde sorulup sorgulanabilir konu olan bu soru kalıbı başlık alarak atılan güçlü bir çığlık senfonisi bu kitap: "insanlık, bu kavram kendilerinde yarı ölü olarak doğmuş varlıklara mı emanet?", "Ölmüşüz ağlayanımız yok", "Allah kuru iftiradan korusun" "Allah böylelerine tırnak vermesin.", "Etme sırtını duvardan başkasına emanet; en kralının bile içinde vardır bir nebze ihanet." "Akıllı olup dünyanın kahrını çekeceğine, deli ol dünya senin kahrını çeksin." gibileri ve vesairelerini saydırıp saydırtan
Şadan, Müberra, Hidayet, Kalender Nuri, Ömer, Cicibey Sermet, Zom Salih ve Revan. Revan hanım karekteri dışında herbiri şahsına münhasır olmakla birlikte isimleriyle müsemma olmak yerine tezat oluşturmuş özel karakterler...
Tokun, aç halinden; zenginin, fakir derdinden anlamadığını; dini kuralları kendilerine göre tefsir edenler ile kanunnamelerin her daim yazanların ve hısım akrabalarının lehine olduğu vesilesiyle gücü yetenin yettiğine hücum ettiğini; dost dediğini hangi çıkar çatışmasında kaybedeceğinden haberinin olmayacağını; karı-koca ilişkisinin bir kağıt parçasına karalanan bir iftira tozu ile ne hallere düşürülüp düşebildiğini; ailenin sıcak bağlarla inşa olmuş bir ilişkiden ziyade, anlaşılabilir iletişimden uzak basit bir kavram olmaya indirgendiği; cinsiyet farklılığı ile insanlık arasındaki farkın bile isteye kaçınılmayan karışıklığından türetilen yersiz kargaşalar varlığının tüketime her zaman hazır bulunduğunu; gerçeklikten uzaklaşmak için başvurulan tükenmez adi yollar çıkmazının korkunçluğunu; iş verme ve bulmada liyakat değil de yalakalık ölçeği kullanıldığını; tek bir insan olsun topluluk olsun iş can almaya gelince ne kadar basit ve umarsızca alındığını; savaş ve barış hallerinin birbirlerinden ne kadar farksız bir durum oluşunun değişmez bir gerçeklik gösterdiğini; buluttan nem kapmak her ne kadar alıngan insanlar için kullanılsa da rüzgarın yönüne, hızına hatta estiği ana göre bile değişen insan psikolojisinin herşeyden (sosyal bir varlık olduğumuz için birbirimizden de) etkilenmesi ve bunun tabii olarak aklı, karakteri,muhakemat yeteneğini ve elbette ahlakı da saatin sarkaçı gibi gel-gitli yapabildiğini ama yine de anlamak istemeyenin anlamadığını, adlarını deliye ayyaşa keşe verdiği karakterlerinin ağzından müstehzi bir yolla hicivlemiş yaşadığı Türkiye'nin 1876dan 1924-25e kadar olan bölümüne yönelik zamane insan ve toplumunu. Deliliğin akıl noksanlığı olduğu kadar yeri gelip her insanın kapılabileceği psikolojik bir halet-i ruhiye olduğuna dair düşüncelerimi gayet pekiştirdi. Ayrıca Anton ÇEHOV'un anlatı ilkesindeki gibi öyküdeki silahın patlaması gerekliliği de gözüme sokulmuş gibi hissettiğim doğrudur. Sofraya kattığı fikir, görüş çeşidi karşısında anlayıp anlatacak Edebiyat ve Türkçe abece düsturuna sahip olmadığım bunun yanısıra belki arada farkında bile olmadan anlamadıklarım ile sofradan aç gözle kalkmış hissettiğim lezzetteydi. Görüşüm odur ki Sayın Hüseyin Rahmi GÜRPINAR'ın alaya alarak söylediği herşey şu anda Türkiye'nin acı gerçekleri.