Gelelim o trajik kitaba..Aslında pekte trajik değil ön yargıyı kırmak gerek sadece..Adam Silvera Ve Sonunda İkisi de Ölür adlı eseri, isminden itibaren okuyucuyla dürüst bir anlaşma yaparak hikâyenin sonunu bir gizem olmaktan çıkarıyor ve odağı "nasıl öldüğümüzden" ziyade "nasıl yaşadığımıza" dair derinlemesine, varoluşsal bir analize kaydırıyor. Alternatif bir New York atmosferinde, insanlara ölecekleri günü haber veren "Death-Cast"(Ölüm habercisi) adlı kurumun yarattığı deterministik (belirlenimcilik) evrende geçen anlatı, aslında modern insanın teknolojiyle çevrili yalnızlığına ve kaçırılmış fırsatlara tutulan bir ayna niteliği taşıyor.
Hikâyenin merkezindeki Mateo ve Rufus, birbirine tamamen zıt iki karakter prototipini temsil etse de "Son Arkadaş" uygulaması üzerinden kesişen yolları, onları 24 saatlik bir zaman dilimine bir ömürlük deneyim sığdırmaya zorluyor; Mateo kendi güvenli duvarlarını yıkarak hayatı ilk kez kucaklarken, Rufus ise geçmişin travmatik öfkesinden sıyrılarak gerçek bir bağ kurmanın huzuruna erişiyor. Yazarın kurgusal dünyayı inşa ederken kullandığı "kelebek etkisi" tekniği, yan karakterlerin hikâyelerini Mateo ve Rufus’un yolculuğuna görünmez iplerle bağlayarak toplumsal bir kolektif bilinci ve her bireyin bir diğerinin kaderindeki kritik rolünü vurguluyor.
Silvera’nın yalın ama duygusal yoğunluğu yüksek üslubu, zamanın bir kum saati gibi aktığını hatırlatan saat başı başlıklarıyla birleşince, okuyucu sadece bir gençlik dramı okumuyor; aynı zamanda cesaretin korkunun yokluğu değil, korkuya rağmen adım atmak olduğunu, vedaların aslında yaşanmış bir hayatın en somut kanıtı olduğunu ve asıl trajedinin ölmek değil, yaşamayı ertelemek olduğunu anlatan felsefi bir manifesto ile yüzleşiyor. Bu analiz ışığında kitap, kaçınılmaz sona doğru koşan iki gencin hüzünlü hikâyesinden öte, her saniyenin kıymetini ve insan ruhunun en karanlık anda bile ışık bulma kapasitesini yücelten, edebi derinliği olan bir yaşam sorgulamasına dönüşüyor.
Gelin karakter haritası ve bağlamlarına bakalım;
Kitapta sadece iki ana karakter değil, onların hayatına dokunan ve birbirine görünmez iplerle bağlı bir figürler batanı mevcuttur:
Mateo Torrez: Sosyal kaygıları olan, dünyayı odasından izleyen ana kahraman. Babası komadadır ve en yakın bağı, çocuğuyla tek başına yaşayan Lidia Vargas ile kurmuştur.
Rufus Emeterio: Travmatik bir geçmişe sahip, ailesini bir kazada kaybetmiş "koruyucu aile" çocuğudur. Sosyal çevresini "Plutonlular" (Aimee, Malcolm ve Tagoe) olarak adlandırdığı sadık dostları oluşturur.
Peck: Hikâyenin antagonisti; Aimee’nin eski sevgilisi olan Peck, Rufus’a duyduğu nefretle olayların trajik bir noktaya evrilmesine neden olan "kötücül tesadüfü" temsil eder.
Delilah Grey: Death-Cast’ten telefon alan ancak bunun bir şaka olduğunu düşünen yan karakter; kaderin kaçınılmazlığını temsil eden bir diğer perspektiftir.
Bunlar sadece karakterlerin birazı sık sık okuduklarımız yani.
Başta dediğim ön yargı şu ki, iki karakterde erkek birinin sonlarda yönelimini öğrenirken birinin kitabın başlarda Biseksüel ( kendi cinsiyeti dahil olmak üzere birden fazla cinsiyete (erkek ve kadın veya daha fazlası) duygusal, romantik veya cinsel ilgi duyabilen kişidir) olduğunu öğreniyoruz ve o karakterin diğer karaktere olan içsel seslerini de az çok öğreniyoruz. Tavsiyem kitaba ön yargısız yaklaşmanız çünkü bir başlayınca bırakmak istemiyorsunuz.
Gelin şimdi de adım adım olaylara bakalım (eğer okuma gibi bir düşünceniz varsa burayı atlaya bilirsiniz SPOİLER var)
Gece Yarısı Araması: Saat 00:22’de Mateo, 01:05’te ise Rufus Death-Cast tarafından aranarak "Bugün öleceksiniz," haberini alır.
Yolların Kesişmesi: Mateo, korkularını aşmak için "Son Arkadaş" uygulamasını indirir. O sırada polislerden kaçan Rufus ile bu uygulama üzerinden eşleşirler.
Veda Ziyaretleri: İkili buluşur; önce Mateo’nun hastanedeki babasını ziyaret ederler, ardından Lidia ile vedalaşırlar. Rufus, kendi geçmişiyle yüzleşmek için arkadaşlarıyla bir araya gelir.
Yaşamın Sınırlarını Zorlamak: "Gelecek Şehir" (Traveler City) gibi mekanlara giderek hiç görmedikleri yerleri deneyimlerler. Bu süreçte aralarındaki bağ, basit bir arkadaşlıktan derin bir aşka evrilir.
Kritik Çatışma (Arena): Bir kulüpte eğlenirken Peck ve çetesi onları bulur. Rufus ve Mateo buradan sağ kurtulmayı başarırlar ancak bu kaçış, kaderin ağlarını daha sıkı örmesine neden olur.
Sessiz Son: Eve dönerler. Mateo, Rufus’a çay yapmak için mutfağa gittiğinde, ocaktaki bir arıza sonucu patlama gerçekleşir ve Mateo orada can verir. Rufus ise kazadan sağ kurtulsa da, sevdiğini kaybetmenin acısıyla yola çıkar ve hikâye onun da son anlarına yaklaşmasıyla (karşıdan karşıya geçerken) trajik bir biçimde noktalanır.
Bu eser, aslında bir "ölüm" hikâyesi değil, "ölümün gölgesinde nasıl yaşanır?" sorusuna verilen bir cevaptır. Mateo, hikâyenin başında yaşayan bir ölü gibidir; dış dünyadan korkar ve hayalleri sadece zihnindedir. Rufus ise fiziksel olarak hayatta olsa da duygusal olarak köksüzdür. İkilinin buluşması, birinin cesaret bulmasına, diğerinin ise huzura ermesine vesile olur. Silvera, karakterleri birer kurban olarak değil, son günlerini bir sanat eserine dönüştüren mimarlar olarak çizer.
Kitabın en vurucu yanı, determinizm (belirlenimcilik) vurgusudur; ne yaparlarsa yapsınlar, kaçtıkları her şey onları sona bir adım daha yaklaştırır. Ancak yazarın bize asıl mesajı şudur: Sonun kaçınılmaz olması, yolculuğun güzelliğini ve anlamını azaltmaz.
Sizce bu hikâyede en trajik olan şey karakterlerin ölmesi mi, yoksa yaşamaya sadece bir günlerinin kalmış olması mı?