·208 syf.····Okunma: 06 Mayıs 2026 16:47 Sultan Abdülhamid, ilk bakışta biyografik bir tarih çalışması gibi görünse de aslında modern Türkiye’de “devlet”, “otorite”, “medeniyet krizi” ve “siyasal meşruiyet” meseleleri etrafında kurulmuş ideolojik bir tartışma metnidir. Kitabı yalnızca II. Abdülhamid’i anlatan bir eser olarak okumak eksik olur; çünkü metnin derin yapısında Osmanlı’nın son döneminden bugüne uzanan muhafazakâr devlet tahayyülünün izleri bulunur. Hüseyin Çelik’in temel meselesi yalnızca bir padişahı savunmak değil, aynı zamanda Türkiye’de uzun yıllar boyunca oluşmuş resmî tarih anlatısına karşı alternatif bir hafıza üretmektir.
Eserin entelektüel gücü, Abdülhamid’i tarihsel bağlam içine yerleştirme çabasından gelir. Yazar, onu yalnızca “istibdatçı bir hükümdar” olarak değil; dağılmakta olan bir imparatorluğun ortasında sürekli kriz yöneten bir siyasal aktör olarak konumlandırır. Bu yaklaşım önemlidir; çünkü klasik Cumhuriyet tarih yazımı Abdülhamid’i çoğu zaman modernleşmenin önündeki engel gibi sunmuş, buna karşılık son dönem popüler muhafazakâr tarihçiliği ise onu neredeyse kusursuz bir “medeniyet savunucusu”na dönüştürmüştür. Hüseyin Çelik bu iki uç arasında görünmek ister; fakat metnin genel tonu dikkatle incelendiğinde yazarın Abdülhamid’e karşı belirgin bir tarihsel sempati taşıdığı görülür. Bu sempati bazen analizlerin önüne geçer.
Kitapta Abdülhamid’in en dikkat çekici yönü, bir “iktidar psikolojisi” içinde okunur. Yıldız Sarayı yalnızca fiziksel bir mekân değil; korkunun, kuşatılmışlığın ve çözülme endişesinin sembolüdür. Abdülhamid’in hafiye teşkilatına, sansüre ve merkezî denetime yönelmesi kişisel paranoyadan çok, imparatorluğun dağılma korkusuyla açıklanır. Bu yorum belirli ölçüde ikna edicidir; çünkü 19. yüzyıl sonu Osmanlı’sı gerçekten de emperyalist müdahalelerin, milliyetçi ayaklanmaların ve ekonomik bağımlılığın yoğunlaştığı bir dönemdir. Ancak tam burada kitap eleştirel bir sorun üretir: Devletin bekasını merkeze alan anlatı, bireysel özgürlüklerin bastırılmasını zaman zaman tarihsel zorunluluk gibi göstermeye başlar.
Oysa modern siyaset teorisi açısından bakıldığında Abdülhamid dönemi, yalnızca “devleti kurtarma” hikâyesi değildir; aynı zamanda kamusal alanın daraltılması, düşünsel çoğulculuğun baskılanması ve sivil siyasetin ertelenmesi sürecidir. Kitap, Jön Türk hareketini çoğu yerde romantik ama gerçeklikten kopuk bir muhalefet gibi resmederken, onların anayasal düzen ve temsil taleplerinin tarihsel önemini yeterince derinleştirmez. Halbuki Namık Kemal’den Prens Sabahaddin’e uzanan çizgi, Osmanlı’nın modern siyasal düşüncesinin temel damarlarından biridir.
Hüseyin Çelik’in yaklaşımında belirgin biçimde görülen bir başka unsur da “medeniyet savunusu” fikridir. Abdülhamid, Batı karşısında tamamen teslim olmayan; teknolojiyi ve modern kurumları alan fakat kültürel kimliği korumaya çalışan bir lider olarak sunulur. Bu bakış günümüz muhafazakâr-modernleşmeci düşüncesiyle oldukça uyumludur. Ancak burada da kritik bir soru doğar: Modernleşme yalnızca teknik araçların alınmasıyla mümkün müdür? Demiryolları, telgraf ağları ve askerî reformlar modernleşmenin maddi yönünü temsil eder; fakat özgür düşünce, üniversite özerkliği ve siyasal katılım olmadan modernleşme ne kadar sürdürülebilir olabilir? Kitap bu soruya tam anlamıyla nüfuz etmez.
Eserde dikkat çeken önemli noktalardan biri de tarihsel trajedi duygusudur. Abdülhamid burada klasik anlamda “kahraman” değildir; daha çok gecikmiş bir imparatorluğun yorgun hükümdarıdır. Bu yönüyle kitap, Osmanlı’nın son dönemini yalnızca askerî veya ekonomik çöküş üzerinden değil, aynı zamanda zihinsel bir yorgunluk üzerinden de okur. Devlet sürekli savunmadadır; gelecek tahayyülü giderek daralmıştır. Bu atmosfer, eserin satır aralarında hissedilen melankolik tonu oluşturur.
Fakat akademik titizlik açısından değerlendirildiğinde kitap bazı sınırlılıklar taşır. Özellikle Ermeni meselesi, Arap coğrafyasındaki çözülmeler ve muhalif basın üzerindeki baskılar gibi konular devlet merkezli bir perspektifle ele alınır. Bu durum eseri tamamen nesnel olmaktan uzaklaştırır. Çünkü gerçek entelektüel tarihçilik, yalnızca devletin korkularını değil; toplumun bastırılmış seslerini de duyabilmeyi gerektirir.
Sonuçta Sultan Abdülhamid, Türkiye’de tarih yazımının ideolojik kırılmalarını anlamak açısından oldukça önemli bir kitaptır. Eserin asıl değeri, Abdülhamid’i yeniden tartışmaya açmasında değil; Türkiye’de hâlâ süren şu temel gerilimi görünür kılmasındadır:
“Devletin bekası için özgürlükler ne ölçüde sınırlandırılabilir?”
Bu soru yalnızca Osmanlı’ya ait değildir. Modern Türkiye’nin siyasal hafızası da büyük ölçüde bu gerilimin içinde şekillenmiştir. Bu nedenle kitap, Abdülhamid’den çok, aslında Türkiye’nin devlet aklı üzerine yazılmış çağdaş bir düşünce metni olarak okunmalıdır.