Puan vermedi·504 syf.····Okunma: 06 Mayıs 2026 19:12 Osman, Kapak Kızı ve Yeşil Peri Gecesi üçlemesinin içinde beni en çok etkileyen kitap hâlâ Yeşil Peri Gecesi olsa da, Osman da üzerine düşündüren taraflarıyla sevdiğim bir kitap oldu. Ayfer Tunç’un en güçlü yanlarından biri bence akıcılığı. Romanları çok hızlı okunuyor; dili yorucu değil, karakterlerin hayatına kolayca giriyorsunuz. Bu yüzden okuma deneyimi anlamında tatmin eden bir yazar olduğunu düşünüyorum. Ama kişisel olarak beni sarsan, “wow” etkisi yaratan büyük bir edebiyat hissi bırakmadı. Daha çok iyi kurulmuş, akıp giden ve karakterleri üzerine düşündüren romanlar gibi kaldı bende.
Bu üçleme boyunca en sevdiğim şeylerden biri karakterlerin birbirlerinin hayatlarına değme biçimi oldu. Aynı olayı farklı insanların tamamen başka şekillerde algılamasını görmek çok gerçek hissettiriyor. Bir karakterin kırıldığı yerde diğerinin hiçbir şey olmamış gibi devam etmesi, birinin hayatını değiştiren bir olayın başka biri için sıradan olması… Hayatın kendisi de biraz böyle zaten. Ayfer Tunç bu bağlantıları kurmakta gerçekten başarılı.
Osman özelinde ise en dikkatimi çeken şeylerden biri romanın sürekli maddiyat, marka, semt, restoran ve statü üzerinden ilerlemesi oldu. İstanbul’un belirli bir sınıfını, belli bir yaşam biçimini anlatıyor kitap. İlk başta bu detaylar hoşuma gitti çünkü İstanbulu seven biri olarak kitapta geçen palasları, apartmanları , semtleri okumak keyifliydi. Şehirle ilgili başka bir yüz görmüş oldum. Ama ilerledikçe markaların ve pahalı hayat detaylarının fazla görünür olması beni rahatsız etmeye başladı. Sürekli bir kimlik gösterisi varmış gibi hissettirdi. Yine de bunu tamamen gereksiz bulmuyorum çünkü Osman zaten kendini büyük ölçüde tüketim, statü ve dışarıdan nasıl göründüğü üzerinden kuran bir karakter. Romanın bu kadar “etiketli” bir dünyada geçmesi aslında karakterin iç boşluğuyla da bağlantılı. Belki de beni rahatsız eden şey tam olarak buydu: insanların kendilerini markalarla tanımlaması.
Osman’a gelirsek… Açıkçası ona çok acıdığımı söyleyemem. Hatta ölümüne karşı bile çok yoğun bir şey hissetmedim. Çünkü hayatı boyunca sürekli suçladığı şeylerin yanında kendi payını görmemeye çalışan bir karakterdi. Korkuları vardı, güçsüzdü ve bunlarla yüzleşmekten kaçıyordu. Kitap boyunca aslında Osman’ın hayatını mahveden şeyin sadece dış dünya olmadığını fark ediyoruz. Kendine dürüst olamaması, sürekli başka bir hayatın peşinden koşması ve ne olduğunu kabul edememesi onu yavaş yavaş tüketiyor.Şebnem’in onu mahvetmesi elbette trajik ama Osman da Şebnem’i gerçekten görmeyi zamanla bırakıyor. Belki başta onu seven tek kişi oydu. Ama Osman hiçbir ilişkiye tam anlamıyla tutunamayan, sürekli eksik hisseden biri olarak kalıyor. Bence romanın en hüzünlü tarafı da burada.
Osman bana biraz büyüyememiş bir çocuğu hatırlattı. Hayata büyük beklentilerle tutunan ama gerçek hayatın sıradanlığıyla karşılaşınca ne yapacağını bilemeyen bir çocuk. Sanırım bu yüzden kitap bana bazı yerlerde çok tanıdık geldi. Çünkü herkesin içinde biraz Osman olabilir. Korkularımız yüzünden cesaret edemediğimiz, kendimizi olduğumuz hâliyle kabul edemediğimiz dönemler oluyor. İnsan büyüdükçe çocukken sahip olduğu “ben özelim, hayat bana başka davranacak” hissi yavaş yavaş kayboluyor. Osman bunu hiçbir zaman kabullenememiş biri gibi geldi bana.Bu yüzden kitap bana doğrudan büyük hayat dersleri veren bir roman gibi değil de, karakteri üzerine düşününce anlam kazanan bir roman gibi geldi. Olay örgüsünü takip edip geçebilirsiniz ama biraz durup Osman’ın kimliğine, korkularına ve sürekli kaçış hâline bakınca insan kendinden de parçalar bulabiliyor. Bence kitabın asıl gücü burada.
Çok sevdiğin bir üçlemeydi. Şebnemin Osman’ın dünyası hep aklımda kalır büyük ihtimalle. Böyle olmasını seviyorum. Tavsiye ederim.