Cumhuriyetin ilk yıllarında Reşat Nuri tarafından yazılan bu eser, Osmanlıca aslından çevrilmiş. İnkılap Yayınevi baskısından okudum. Dil bana göre yer yer zorlayıcıydı çünkü bazı kelimeler Osmanlıca aslıyla bırakılmış fakat kelime anlamları dipnot olarak belirtilmek yerine kitabın sonunda "mini sözlük" tarzında, liste halinde verilmiş. Haliyle sürekli kitabın arkasından kelime anlamına bakmak akıcılığı biraz bozuyor. Lakin betimlemeler oldukça başarılı, handiyse siz de Bozyaka'daki bağlarda, İstanbul sokaklarında karakterlerle birliktesiniz. Öykü olarak oldukça sürükleyici, kitabı elimden bırakamadım desem yeridir. Gelelim karakterleri ve olayları yorumlamaya:
Lamia çoğu okurun aksine pasifliği ve mağrurluğuyla beni sinir eden bir karakter oldu. Elbette o dönem kadınından atılganlık ve özgüvenli bir duruş beklememem gerektiğinin farkındayım lakin yine de Lamia'nın kendisine dair yapılan her suçlamaya sessiz kalışı beni çok sinirlendirdi. İnsanların ikiyüzlülüğü ve erkek lafının kadın lafından veya elalemin lafının olayın öznesi kişisinin lafından kıymetli olması o kadar güzel anlatılmış ki... Lamia, Makbule'nin kıymetlisi iken ölüm eşiğine geldiği anda Lamia'nın yanında Vedat'ın olması Makbule ve babasının Lamia'yı tek kalemde silmesine ve iftiraya uğratmasına gayet yeterli olabiliyor. Lamia'nın uğradığı haksızlıklara Lamia yerine ben bağırıp çağırmak istedim fakat başta belirttiğim gibi o dönemin koşullarında böyle şeyler pek mümkün değil, buna rağmen objektif değerlendiremiyorum maalesef. Kenanla evlenmeyi kabul etmemesi, kimseye o "sergüzeştini" anlatmaması dışarıdan bakan bir göze Lamia'yı pasif bir karakter gibi gösterse de Reşat Nuri bize vakur ve gururlu bir kadın portresi çizmeye çalışmış. Tevekkeli değil, kitap boyu tüm erkekler Lamia'ya sevdalanıyor. Lamia aslında oldukça onurlu ve namuslu bir kadın, kendisine söylenen ve başına gelen her şeye boyun eğen, o dönemin klasik kadın profili.
Kenan'a söyleyecek çok sözüm var... Ailesi veya toplum tarafından herhangi bir şekilde sevgi göremeyen, kabullenilmeyen erkeklerin büyüyünce elde ettikleri büyük küçük fark etmeksizin en ufak bir başarıda gözünü karartıp şımarması sanırım insanoğlunun en doğal olaylarından birisi. Kenan kazandığı şöhret ona yetecek zannediyor, ne aşkı görüyor gözü ne vicdanını dinliyor. Kendisine yazık ettiği yetmiyor, hem Cavidan'a hem Lamia'ya yazık ediyor. Ne zaman ki elde ettiği şöhret ve bu şöhrete yaraşan evliliği gözüne kof gözükmeye başlıyor, yüreği Lamia'yı anımsıyor. O güne değin adamakıllı oturup düşünmediği, aklına getirmek istemediği Lamia'yı aslında hep sevmiş olduğunu duyumsuyor ama geçti Bor'un pazarı... Kenan her ne kadar iyi bir çocukluk geçirmemiş olduğu öne sürülebilecek olsa da bencil, vicdansız, sorumsuz ve nankör bir karakter. Lamia'yla zorla birlikte olduğu yetmiyor, kızı hamile bırakıyor, o da yetmiyor, utanmadan gidip Cavidan'la evlenebiliyor. İnsanın midesi bulanır bir kere. Omurga yok adamda. Lamia'ya duyduğu hissin de aşk olduğunu sanmıyorum; Lamia'nın onu sevmesini seviyor bence, zira yıllar sonra içindeki boşluğu ve Cavidan'ın da ona aşık olarak değil de sanatı ve şöhretine kapılarak evlendiğini fark edince Lamia'yı hatırlamaya başlıyor. Lamia'nın en başından beri ona aşık olduğunun farkındaydı, bundan yeterince beslendi ve kızı ortada bırakıp gitti, üstelik Lamia'nın yaşayabileceği zorlukları umursamadan. Kenan sevebilecek bir karakter değil bence, çocukluğundaki o "kabul edilmemişlik" ve "sevilmemişlik" duygusu yetişkinliğinde bile bir canavar misali daima ensesinde, sevmek değil sevilmek, daima tüketmek, daldan dala uçmak istiyor. Neyse ki romanın sonunda ettiğini buluyor...
Vedat'ın Lamia ile evlenmesi beni çok mutlu etti. Edilen teklife söylenen "evet" kelimesinin sırf dudaktan değil, kalpten gelmiş olması da ayrı mutlu edici bir sebep çünkü okurken handiyse Lamia mezara kadar Kenan'ı sevecek diyorsunuz. Saf Lamia anlık gaflete kapılıp Kenan ile barışır diye beklerken Lamia'nın Kenan'la buluştuğundaki tavrı, artık Kenan'a yabancı olduğunu her an hissettirmesi beni oldukça tatmin etti. Hele dudağının kenarındaki bir gülümseme ile Kenan'a "Yaşadığımız aşk değildi, heyecandı" benzeri, Kenan'ın zamanında lakayt bir şekilde gülümseyerek, Lamia'yı yaşlar içinde bırakarak söylediği o cümleyi Kenan'a o buluşmada iade etmesi içinizden derin bir "Oh!" dedirtiyor.
Üzüldüğüm diğer bir detay ise Mebrure oldu. Güzelim çocuk yıllarca ne çekti, babasız büyümesi de cabası.
Romanın sonu, "İnsan ettiğini bulur"a da güzel bir örnek oluyor, içinizin yağları eriyor. Bu kitap en sevdiğim kitaplardan biri olma hakkını kazandı. Allah hepimizi Hüseyin Kenan gibi korkak erkeklerden korusun, Vedat gibi adamlarla karşılaştırsın inşallah.