Bir varoluş muhasebesi ✦
Felsefi deneme
Yalnızlık
değil,
Zorunluluk
Ya kendinle baş başasın, ya da kendinden kaçıyorsun.
Üçüncü bir hal yoktur.
Spinoza şunu söyler: Her şey, kendi varlığında kalmaya çalışır. Conatus — o ısrarcı, yorulmaz varoluş iradesi. Taş, taş olmaya devam etmek ister. Nehir, akmaya. Peki ya insan? İnsan, kendisi olmaya devam etmek için neye tutunur? Bence yalnızlığa. Çünkü yalnızlık, insanın kendi özüne geri çekildiği tek andır; dışarıdan gelen her sesin sustuğu, salt kendinle kaldığın o nadir, acımasız an.
Kant bize şunu öğretmişti: Bilgi, dışarıdan gelen hammaddenin zihnimizin kalıplarına dökülmesiyle oluşur. Peki ya benlik? O da öyle. Biz kendimizi büyük ölçüde başkalarının bize yönelttiği bakışlardan, kelimelerden, beklentilerden inşa ederiz. Ve bir gün o bakışlar kesildiğinde, o sesler susutuğunda — geriye ne kalır? İşte o soruyu yüzümüze tam olarak yalnızlık tutar. Kategorik zorunlulukla, kaçış kabul etmez.
"Cehennem, başkalarıdır."
— Jean-Paul Sartre -
Sartre bunu söylediğinde insanlar dehşete kapıldı. Yanlış anladılar. Sartre başkalarından nefret etmiyordu. Şunu söylüyordu: Ben kim olduğumu yalnızca başkasının gözünde gördüğümde, onların tanımına teslim olduğumda — işte o an cehenneme girerim. Özgürlük budur Sartre için: Başkasının sana biçtiği formu reddetmek. Ve bunu yapabilmek için önce yalnız kalabilmek gerekir. Yalnızlık bir felaket değil, özgürlüğün ön koşuludur.
✦ II ✦
Ulus Baker'i düşünüyorum bu noktada. O dahiyane, erken yitirilmiş adam. "Kitleler düşünmez, hisseder" diyordu. Ve hep bir kenarda oturdu — hem akademinin, hem politikanın, hem de popüler kültürün. Yalnız bir düşünürdü. Kasıtlı olarak. Çünkü biliyordu: Kitlenin içinde erirsen düşünce durur, his başlar. Gerçek düşünce ancak bir mesafeden, bir sessizlikten doğar. Yalnızlık Baker için bir trajedi değil, epistemolojik bir tercihti.
Kalabalığın içinde kaybolmak kolaydır.
Zor olan, kendi içinde kaybolmadan
kendinle baş başa kalmaktır.
Şimdi burada İlber Ortaylı'nın o keskin sesini duyar gibiyim: "Biz hangi medeniyetin insanıyız? Hangi tarihin çocuklarıyız? Bunu bilmeden kim olduğumuzu bilemeyiz." Yalnızlığın da böyle bir boyutu var: Tarihsel yalnızlık. Biz bir medeniyetin çöküşünü, bir imparatorluğun dağılışını, bir dilin yavaş yavaş yoksullaşmasını içimizde taşıyan insanlarız. Bu miras bize ağır gelir bazen. O ağırlık başkalarıyla kolayca paylaşılamaz. Bazı yalnızlıklar, kişisel değil, tarihseldir. Yüzyılların birikimi bir bedende çöker ve sen bunu kimseye anlatamaz, yalnız taşırsın.
✦ III ✦
Spinoza'ya döneyim. Deus sive Natura — Tanrı ya da Doğa. Her şey tek bir tözün farklı görünümleri. O zaman yalnızlık nedir? Belki de o tekil tözle, evrenin özüyle geçici bir uyum anı. Belki de bütün o gürültünün içinde unuttuğumuz şeyi — varoluşun kendi kendine yetişini — yeniden hatırladığımız andır yalnızlık. Mistik bir yorum gibi görünebilir; ama değil. Geometrik bir zorunluluk bu. İçine dönemezsen, dışarı taşamazsın.
Ve nihayetinde şunu düşünüyorum: Yalnızlığı kaldıramayan insan, aslında kendini kaldıramamaktadır. Bu bir ruhsal zafiyet değil; aksine, daha derin bir tanı — kendine yabancılaşmanın ta kendisi. Modern dünyanın en büyük başarısı, bizi hiç yalnız bırakmamak oldu. Ekranlar, bildirimler, ses, ışık, sürekli bir gürültü. Bu gürültü tesadüf değil. İçine dönen insan soru sorar; soru soran insan rahat etmez; rahat etmeyen insan tüketmez. Ve sistem, tüketen insana ihtiyaç duyar. Yalnızlık bu yüzden tehlikelidir — ama yalnızca sisteme.
"Düşünmek, başkalarının düşüncelerine rağmen kendi düşünceni koruyabilmektir."
— Ulus Baker -
Ben yalnızlıktan kaçmayı bıraktığımda, içimde bir şeyin çözdüğünü hissettim. Korku değildi bu his; daha çok bir kabullenme gibiydi. Kendi sesimin tonunu tanıdım. Kendi düşüncelerimin ritmini. Ve anladım: Kendisiyle yüzleşebilen insan, başkasıyla da dürüstçe yüzleşebilir. Yalnızlık beni toplumdan koparmadı; aksine, başkalarına daha gerçek bir yerden dokunmamı sağladı. Çünkü artık onlara ihtiyaç duymuyordum — onları gerçekten istiyordum. İkisi arasındaki fark uçurumdur.
Yalnızlık bir son değil. Bir başlangıç noktasıdır. Kendine giden yolun ilk adımı. Ve o yol — Spinoza'nın geometrisinde, Sartre'ın özgürlüğünde, Kant'ın aklında, Baker'in melankolisinde, Ortaylı'nın tarihsel vicdanında hep aynı yere çıkar: Düşünen, hisseden, var olan — yani gerçek anlamda yaşayan insana.
—
Burak Yelin
#yalnızlık #felsefe #Spinoza #Sartre #UlusBaker #varoluş #düşünce #kendinolmak #felsefideneme #içsestutanlar #derinlik #özgürlük #tarihselbellek #conatus #modernçağ