Gönderi

Hapishanesiz bir toplum mümkün mü?
7/10
·186 syf.··
Beğendi
·
2026 5. kitabı
·
5 günde okudu
·
Okunma: 05 Mayıs 2026 20:45
Suç ve ceza, insanlık tarihi kadar eski bir mesele. Hatta yeryüzü, insan ortaya çıkmadan önce bile suç ve ceza fikriyle tanışmıştı fakat insan bu gerçekliği hem daha görünür hem de daha karmaşık hâle getirdi. Çünkü insan iyilikte de kötülükte de sınırları zorlayabilen bir varlık. Modern zamanlarda kötülük yalnızca artmıyor aynı zamanda çeşitleniyor, derinleşiyor ve daha sofistike biçimler kazanıyor. Bu durum suçla mücadeleyi de her geçen gün daha çetrefilli bir meseleye dönüştürüyor. Ancak bugün suçla mücadelede en etkili mekanizma olarak görülen hapishanelerin –hatta modern biçimleriyle birer cezakente dönüşen yapıların– bu işlevi ne ölçüde yerine getirebildiği ciddi tartışmaları beraberinde getiriyor. Bu bağlamda Hapishanesiz Toplum Arayışı bir yandan Türkiye’nin hapishane karnesini ortaya koymaya çalışırken diğer yandan modern ceza sisteminin zihinsel ve ahlaki temellerini sorgulayan bir eser olarak öne çıkıyor. Kitap daha ilk sayfalarında hapishaneleri “yakıtı insanlar olan” bir mekân şeklinde tasvir ederek okuru sarsıcı bir atmosferin içine çekiyor. Bu çarpıcı ifade aynı zamanda eserin temel yönelimini de açık ediyor: Hapishaneyi doğal, kaçınılmaz ve tartışma dışı bir kurum olarak değil eleştirilebilir, dönüştürülebilir ve insana ait bir yapı olarak görmek. “Yakıtı insanlar olan” ifadesi ise ister istemez Kur'an-ı Kerim’deki Bakara suresi 24. ayette geçen cehennem tasvirini çağrıştırıyor. Söz konusu ayette cehennem “yakıtı insanlar ve taşlar/putlar olan” bir azap mekânı şeklinde anlatılır. Bu açıdan bakıldığında yazarın, üstü örtülü biçimde modern hapishaneleri cehenneme benzeten güçlü bir metafor kurduğu söylenebilir. Eser, suç ve ceza olgusunun tarihsel köklerine de kısaca değinir. Hatta bu ilişkinin Hz. Âdem (as) ve Havva’nın ilahi yasağı ihlal etmesi ve bunun bir yaptırımla sonuçlanmasına dek götürülebileceğini hatırlatır. Bu yaklaşım cezanın yalnızca hukuki değil aynı zamanda kültürel ve teolojik bir arka plana sahip olduğunun altını çizer. Eserde cezalandırmanın klasik amaçları ödetme, caydırma ve ıslah etme üçlüsüyle özetlenir. Fakat metin ilerledikçe bu amaçların arka planında başka bir motivasyonun bulunduğuna da dikkat çekilir: itaat üretmek. Bu tespitin eserin en kritik tezlerinden biri olduğu söylenebilir. Zira buna göre ceza yalnızca bir suçu önlemek için değil aynı zamanda toplumsal düzeni belirli bir iktidar lehine şekillendirmek için de işlev görür. Bu noktada kitap cezalandırmanın toplumu özellikle azınlık grupları kontrol edebilmek için bir tahakküm aracına dönüşebildiğini vurguluyor. Modern hapishanelerin ortaya çıkışı da benzer bir eleştirel çerçevede ele alınır. Başlangıçta daha insancıl bir ceza vaadiyle kurulan hapishanelerin zamanla suçun kurumsallaştığı mekânlara dönüştüğü ifade edilir. Bu bağlamda kapatılmanın bireyler üzerinde oluşturduğu etkilere dikkat çekilir. Örneğin daraltılmış mekânlara kapatılmanın ıslah etmek bir yana bireyin hem ruhen hem de bedenen sakatlanmasına sebebiyet verebildiğine dikkat çekilir. Bu noktada hapishanenin ıslah edici olmanın ötesinde dönüştürücü ve çoğu zaman yıkıcı bir mekanizma olduğu ileri sürülür. Eserde dikkat çeken bir diğer unsur ise hapishanenin yalnızca fiziksel bir kapatma alanı olmayıp aynı zamanda bir gözetim ve disiplin aygıtı olarak ele alınmasıdır. “Panoptikon” vurgusu üzerinden tecrit ve gözetlemenin modern ceza sisteminin temel unsurları hâline geldiği ve mahremiyet gibi en temel insan haklarını zedelediği vurgulanır. Kitapta ülkemizde 1919-2019, özellikle de 1996-2019 arasında hapishane ve mahpus sayıları paylaşılarak detaylı şekilde irdelenir. 15 yılda 50 binlerden 300 binlere çıkan mahpus sayısına dikkat çekilerek suç oranlarındaki artışın bir “cezaevi endüstrisi”ne dönüştüğüne dikkat çekilir. Yeni inşa edilen devasa kampüs tipi cezaevlerinin (cezakentler) ekonomik bir sektör haline geldiği ve devlet-özel sektör iş birliğiyle büyüyen bir mekanizmaya dönüştüğü vurgulanır. Kitabın en özgün katkılarından biri medya analizidir. Bu bağlamda “muhafazakar-sağ” cenah olarak nitelenen Sabah, laik-ulusalcı cenah olarak nitelenen Sözcü ve merkez-ılımlı cenah olarak nitelenen Hürriyet gazetelerinden haberler incelenir. Yazar haber dilinin hapishanelerin ve kapatma cezasının klasik medyada nasıl meşrulaştırıldığını haber örnekleri üzerinden masaya yatırır. Bu tür haberlerde kullanılan “yeni”, “modern”, “fabrika” ve “ev tipi” gibi ifadelerin kapatılma mekânlarını olağanlaştırdığı ve hatta olumladığı vurgulanır. Bu bağlamda haber dilinin yalnızca bir anlatım aracı değil aynı zamanda bir ideoloji taşıyıcısı olduğuna dikkat çekilir. Yeri gelmişken bir eleştiri de yöneltmek isterim: Hapishane istatistikleri ve medya analizlerinin ele alındığı bölüm akademik tez ya da rapor diliyle kaleme alınmış izlenimi veriyor. Metinde ispatlama kaygısının fazlasıyla öne çıkması, tekrarların ve yoğun vurguların artmasına neden olmuş; bu da okuma akışını, merakı ve metnin edebî lezzetini zayıflatıyor. Oysa yazar ayrıntıları kaynaklara atıfla yetinip grafik ve tabloları daha sınırlı kullanarak, ulaştığı sonuçları daha analitik ve süzülmüş bir anlatımla paylaşsaydı daha güzel olurdu. Eser, kapatarak cezalandırma yaklaşımına dair eleştirisini teşhis düzeyinde bırakmaz, detaylarına girmemekle birlikte alternatif seçenekleri de hatırlatır. Tokyo Kuralları çerçevesinde geliştirilen adli kontrol, elektronik kelepçe ve kamu hizmeti gibi uygulamalar bireyi toplumdan koparmadan denetlemeyi amaçlayan seçenekler olarak sunulur. Bu yaklaşım hapishanesiz toplum fikrinin tamamen bir ütopya olmayıp belirli adımlarla yaklaşılabilecek bir hedef olduğunu düşündürür. Bu çerçevede eserde Avrupa Konseyi ülkelerinin hapishane sayılarının mağdur odaklı onarıcı adalet yaklaşımıyla ciddi oranlarda azalmakta olduğu bilgisi paylaşılır ancak bu konu irdelenmez. Aslında eserde onarıcı adalet sisteminin bir ütopya değil uygulanabilir bir politika olduğu örnek ülkeler üzerinden biraz detaylandırılabilirdi. Ayrıca ülkemizde bu manada ivedilikle neler yapılması gerektiğine dair öneriler de kitapta yer alsaydı anlamlı olurdu. Özetle eser, çoğumuzun ya hiç üzerine düşünmediği ya da yalnızca yüzeysel biçimde değerlendirdiği bir meseleyi derinlikli şekilde tartışmaya açıyor. Bu yönüyle kitap, hapishanelerin gerçekte ne işe yaradığını eleştirel bir bakışla sorgulamak isteyenler için güçlü bir başlangıç zemini sunuyor. Kitap suça denk ceza şeklinde özetlenebilecek adalet arayışının modern dünyada nasıl karşılanabileceğine ikna edici net cevaplar vermiyor ancak okuru hapishane duvarlarının neden var olduğu, neyi çözmeye çalıştığı ve bunu ne derece başarabildiği üzerine yeniden düşünmeye davet ediyor.
Hapishanesiz Toplum ArayışıMünker Odabaşı · Lejand Yayınları · 20214 okunma
·
39 Gösterim
Yorumlar
Lütfen giriş yapınız.