Kıyamet Kitabı, ilk bakışta bir zaman yolculuğu hikâyesi gibi görünse de, özünde insanlığın en eski korkularından biriyle yüzleştiğimiz, okura kaçınılmaz kaybın hissini veren bir kurgu.
Connie Willis, Kıyamet Kitabı’nda zamanı ve zaman yolculuğunu bir macera alanı olarak değil, insan ruhunu sınayan, insanın karar mekanizmasının değişimini gösteren acımasız bir mesafe ve yolculuk olarak kullanır. Birçok zamanda yolculuk kitabında, filminde geçmiş bizlere romantik bir dekor gibi sunulur. “Geçmişi değiştirebilir miyiz?”, “Geçmişte bir kelebek öldürsem ne olur?” gibi sorularla bizi kurgunun içine alır ve bu şekil teknik paradokslar ile harmanlanır. Connie Willis ise bu alışagelmiş olan, artık rutinleşmiş yöntemlere hiç başvurmadan okuru gerçek bir geçmiş ile tanıştırıyor. Soğuğun, hastalığın, belirsizliğin, fakirliğin, cahilliğin ve ölüm korkusunun örülü olduğu gerçek bir geçmiş ile tanıştırıyor. Kıyamet Kitabı’nı da diğer zaman yolculuklarından farkı tam burada kendini gösteriyor. Tarihi bizlere kitap sayfalarındaki uzak olaylar olmaktan çıkarıp yaşayan insanların nefesine kadar hissettiğimiz güçlü tonlarda olan atmosferi içine alıyor.
Yine birçok kurguda zaman yolculuğu olduğunda bunun teknik tarafı okuyucuya ya da izleyiciye verilmek istenir. Michael Crichton’un Zaman Tüneli gibi yine çok güzel olan romanında nasıl ki bizlere zaman yolculuğunun fizikte olan muhtemel ihtimallerini anlatıp, bunlar neticesinde bulunduğunu okuduk isek Kıyamet Kitabı’nda ise bunun hiç önemli olmadığını fark ettim. Yani zaman yolculuğunun mümkünlüğü, ne şekilde bulunduğu açıklanmıyor. Kitabın vurgu yapacağı yer bu değil çünkü. Zamanda yolculuğun teknik tarafı arka planda kalıyor ve yerini daha ağır sorular alıyor. İnsan vücudunun bu yolculuğa ne şekilde dayanıp dayanamayacağı, geçmişe yapılan inişte nelerle karşılaşacağı, zamanın dile ile günümüzün dilinin uygunluğu, hal ve hareketler, kıyafetler ve özellikle kıyafetlerde kullanılan doğru renk tonları hatta iniş yapacak kişinin diş sağlığından, tırnaklarının bakımlı olup olmamasına kadar.
#302348061
Kıyamet Kitabı’nın vurucu gücü için bu alıntıyı göstermem yeterli olacaktır diye düşünüyorum. Okuduğumuzda şaşıracağımız ya da nasıl olur diyebileceğimiz hiçbir şey yok ama Willis bu hissi romana o kadar başarılı şekilde veriyor ki kitabın bize vurmasından sonra o zaman şaşırıyoruz.
Bir insan, sonunu bildiği insanlara ne kadar yakınlaşabilir?
Bilmek gerçekten güç müdür, yoksa bazen yalnızca bir yük müdür?
Ve insan, değiştiremeyeceği bir felaketin ortasında ne kadar insan kalabilir?
Son diyeceklerim ise, Connie Willis’in anlatımı sabır ister. Romanda acele etmez, yüksek tempoya başvurmaz. Karakterlerini, atmosferini ve yaklaşan karanlığı yavaş yavaş inşa eder. Bu yüzdendir ki romanın etkisi ani değil, derinden gelir. Bu yüzden de vurucu etkisi var diyebiliyorum rahatlıkla. Sabır ister ama sizi ilk sayfalardan da kitabın içine alır. Okuyucuya fark ettirmeden kendisini hikâyesinin içine bırakır ve bir noktadan sonra yalnızca okutmaz, yaklaşan sonun ağırlığını hissettirir.
Kıyamet Kitabı’nda bilim kurgu değil, zamanda yolculuğu değil, arka kapakta yazdığı gibi salgınları değil, insanların kırılganlığını okuruz ve belki de bu yüzdendir ki son sayfayı çevirdikten sonra bile o atmosferi zihinlerimizde yaşamaya devam ederiz.
youtube.com/watch?v=_Gd96mS...