Spoiler İçerir!!!
Bilinmeyen Bir Kadının Mektubu’nu bitirdiğimde içimde uzun süre dinmeyen bir hüzün kaldı. Bu yalnızca karşılıksız bir aşk hikâyesi değildi benim için; görülmemiş olmanın, tanınmamış olmanın ve bir insanın başka bir insanın hayatında silik bir gölgeye dönüşmesinin hikâyesiydi. Mektubun hitap kısmından itibaren bunun hissi yüzüme çarptı: “Beni hiç tanımamış olan sana”
Bir mektubun böyle başlaması bile insanın içine işliyor. Çünkü daha en başta, bir ömrün kırgınlığı tek bir cümleye sığdırılmış oluyor.
Kitaptaki en sarsıcı şeylerden biri, kadının sürekli aynı noktaya dönmesiydi: “Sen beni hiç tanımadın.” Oysa adamla üç gece geçiriyor, hatta çocuğunun babası o adam. Buna rağmen hâlâ onun zihninde yalnızca kısa süreli bir yabancı olarak kalmış olması çok acıydı.
“Beni tanımamıştın. O an tanımadın, hiçbir zaman, hiçbir zaman beni tanımadın. O anın hayal kırıklığını sana nasıl anlatabilirim, bilmiyorum sevgilim. Çünkü o zaman böylesi mukadderatı, senin tarafından tanınmamak gibi ömrüm boyunca mahkûm olacağım kaderin acısını ilk defa yaşıyordum.
Şimdi de o yazgıyla hayattan göçüyorum. Hâlen senin taraf tarafından tanınmamış olarak. Bu hayal kırıklığını sana nasıl tasvir edebilirim ki?” (Syf 26-27)
Burada içim gerçekten sıkıştı. Çünkü yalnızca romantik bir hayal kırıklığı yok, bir insanın varlığının fark edilmemesi gibi çok daha derin bir yalnızlık var.
Kadının aşkını okurken zaman zaman büyülendim, zaman zaman da ürktüm. Çünkü bu sevgi, alıştığımız türden bir sevgi değil. Daha on üç yaşındayken adama saplantılı bir hayranlıkla bağlanıyor, evine girip çıkan insanları “hoşlandıklarım” ve “bana itici gelenler” diye ayırıyor. Bu noktada aşk, masum bir duygudan çıkıp neredeyse kimliğini yutan bir bağlılığa dönüşüyor. Hatta hiç kimsenin onu kendisi gibi köle misali ve köpeğin sadakatiyle, kendine adayarak sevmediğini belirtiyor. Buna rağmen onu yargılamadım. Çünkü Stefan Zweig bu karakterini öyle güçlü bir psikolojik derinlikle yazmış ki, onun o takıntılı hallerinde bile acısını anlayabiliyorsunuz.
Kitapta beni en çok etkileyen cümlelerden biri: “Sen kimsen o doğanla seviyorum seni.”(Syf:32)
Günümüzde insanlar birbirlerini sürekli değiştirmeye çalışırken, birini olduğu haliyle sevebilmek bana çok dokundu. Kadının sevgisi hastalıklı bir boyuta ulaşmış olsa bile, içinde çok saf, çok teslim olmuş bir taraf da vardı. “Ben senin dokunuşunla kendi gözümde kutsanmıştım.” (Syf:33) dediği yerde bunu çok net hissettim.
Beyaz gül imgesi ise kitabın en zarif ve en acıklı ayrıntılarından biriydi bence. Birlikte geçirdikleri ilk gecenin ardından adamın vazodan bir beyaz gül alıp vermesi sıradan bir jest gibi görünse de, kadın için bu an hayatının en büyük anlamına dönüşüyor. Sonrasında her doğum gününde ona beyaz güller göndermesi beni inanılmaz etkiledi. R., bu çiçeklerin kimden geldiğini hiçbir zaman bilmiyor ama kadın yıllarca sessizce bu bağı sürdürmeye devam ediyor. Ben beyaz gülü masumiyetin simgesi olarak okudum. Özellikle ilk geceden sonra verilmiş olması, kadının gençliğinin, saflığının ve belki de geri dönüşsüz biçimde kaybettiği benliğinin sembolü gibiydi bana göre. O yüzden kitabın sonunda kadının adamdan her doğum gününde beyaz güller alıp vazosuna koymasını istemesi, bir tek bunu istemesi çok sarsıcıydı. Bunu “başkalarının yılda bir kez ölüleri için ayin yaptırması gibi” benzetmesiyle istemesi de aşkın artık yaşayan bir duygudan çıkıp yasla iç içe geçmiş bir anıya dönüştüğünü gösteriyordu.
Bu kitabı okurken en çok şunu düşündüm: Bir insan başka bir insanın hayatında tamamen unutulabilir mi? Bir taraf için bütün bir ömür anlamına gelen şey, diğer taraf için birkaç belirsiz geceden ibaret olabilir mi? Bilinmeyen Bir Kadının Mektubu bana aşkın bazen insanı güzelleştiren değil, görünmezleştiren bir şey de olabileceğini hissettirdi. Kitabı bitirdiğimde aklımda büyük bir aşk değil, büyük bir yalnızlık kaldı.
Not 1: Kitapta Erika Ewald’ın Aşkı ve Unutulmuş Düşler adında iki kısım daha var ama üzerine konuşulacak bir şey olduğunu düşünmüyorum pek.
Not 2: Kitabı okurken beni metnin kendisinden koparan önemli bir şey vardı: Okuduğum baskının çeviri ve editörlük açısından oldukça özensiz olması. Ben Karbon Kitaplar’dan okudum ve ne yazık ki metnin duygusunu tam anlamıyla taşıyamadığını hissettim. Noktalama işaretlerinin yanlış kullanıldığı, ayrı yazılması gereken eklerin bitişik, bitişik yazılması gereken eklerin ayrı yazıldığı ya da cümle düşüklüklerinin bulunduğu çok yer vardı, hatta bir yerde aynı paragraf iki kere çevrilmiş ve peş peşe konulmuştu. Özellikle psikolojik yoğunluğu bu kadar güçlü olan bir metinde dilin akıcı olması gerekirken, bazı cümlelerde sürekli durup yeniden okumak zorunda kaldım ve bu çok can sıkıcıydı. Bu durum kitabın atmosferine girmemi zaman zaman zorlaştırdı. Hatta bazı yerlerde çeviri hissi o kadar belirgindi ki, cümlenin duygusundan çok yapısına takıldım. Çeviri daha görünmez olmalıydı. Bu nedenle kitabı çok etkilenerek bitirmiş olsam da, ileride farklı bir yayınevinden yeniden okumayı isterim. Okuyacaklara tavsiyem, farklı bir yayınevini tercih edin.
Herkese iyi okumalar diliyorum. :)