Yaşar Kemal’in o büyüleyici diline kapılmamak gerçekten imkansız; Ağrıdağı Efsanesi’ni okurken kendimi sadece bir hikaye okuyor gibi değil, o devasa dağın yamacında, rüzgarın sesini dinliyormuşum gibi hissettim. Kitap bittiğinde içimde hem büyük bir hüzün hem de bitmek bilmeyen bir adalet arayışı kaldı. Ahmet ile Gülbahar’ın aşkı, aslında sadece iki insanın birbirine kavuşma çabası değil; doğanın, geleneğin ve halkın vicdanının, körü körüne güç peşinde koşan otoriteye karşı verdiği o sessiz ama görkemli başkaldırıydı.
Mahmut Han’ın o katı gururu ve "gelenek" adı altındaki zulmü karşısında halkın saf ve sarsılmaz dayanışmasını görmek beni çok etkiledi. Yaşar Kemal, insanın doğayla olan bağını öyle bir anlatmış ki, Ağrı Dağı kitapta sadece bir mekan değil, adeta her şeyi gören, duyan ve sonunda hükmünü veren canlı bir karakter gibi karşımda duruyordu. Hele o "Gülbahar’ın çilesi" kısımlarında, sevginin neleri göze alabileceğini okurken boğazımın düğümlendiğini hissettim.
Sadece bir aşk destanı değil bu, benim için güç ile vicdanın o bitmeyen kavgasının en saf hali. Kitabın sonundaki o mistik hava, Ahmet’in o garip ama onurlu gidişi... Sanki gerçek dünya ile efsaneler arasındaki o ince çizgi siliniverdi. Bitirdiğimde bir süre boşluğa baktım; çünkü biliyorum ki ne kadar zaman geçerse geçsin, o yanan ateşlerin ve çalınan kavalların sesi zihnimin bir köşesinde hep yankılanmaya devam edecek. İyi okumalar