·128 syf.··Beğendi
···Okunma: 08 Mayıs 2026 00:00 #Bakılmayanpencere @tubakaratop'un ilk eseri. Çok önce ele aldığım ama bir türlü yazamadığım geç kalmış inceleme yazımla Can Tuba’ya özürlerimi sunarak şunu söyleyebilirim ki her öykünün heyecanına ve sevincine şahitlik ettiğim, küçük kardeşim dünya evine giriyor gibi müjde alıp beklediğim bir ortak mutluluk kaynağımızdır Bakılmayan Pencere. Biz nasıl omuz omuza verdiysek yazarlık macerasında, hep diledik ki yazdığımız kitaplar da raflarda, fuarlarda, kitap kargolarında, sitelerinde; akıllarda ve gönüllerde hep yan yana olsun. Öyle de oldu çok şükür.
Herkes bir şeyler söyledi, yazar Tuba Karatop Bakılmayan Pencere'yi işaret etti bizlere. Denize bakın, dedi, hiç bakmadığımız gibi. Çiçeklere, göz göz meyve veren ağaçlara, bizimle konuşmak isteyen kuşlara bakın! Pencereden bakmak yetmedi, manzaraya doymak için paçalarımızı sıvayıp denize yürüdük çıplak ayak. Bir ağacın gövdesinde nefeslendik. Bir kaplan geldi yanımıza; bir karaca, bir kumru sohbetimize eşlik etti.
Diliyorum ki Tuba gönlümüze dokunmaya devam etsin, unuttuklarımızı hatırlatsın, unutmadan önce değerini bildirsin. Kalemi bereketli ve hep hayır yolunda olsun…
22 öykünün olduğu kitapta ilk öykü, yazıldığı zaman yüreğime mesken kurmuş İğde Ağacı. “Gözlerim dallarında gezindi. Bazı insanların ağacı görüp mutlu olmamasına şaşırıyorum,” diyen yazara hak vererek uyku mahmurluğuyla gözlerimi kapatıp biraz dinlenmek istedim. Gövdesine dokundum. "Kesmeseler seni. Meyveni seven çoktur hem.”, “Mucize beklemiyordum. Sadece bir teselli işareti. Belki o an yaprakları daha çok eser, küçük bir ses çıkarır.”
2.öykü, kitabın adı da olan Bakılmayan Pencere. Hani kimsenin oturmadığı koltuklar, sandalyeler; kimsenin bir kere alıp denemediği elbiseler, tezgâhta çürümeye yüz tutmuş meyve sebzeler olur ya bakılmayan pencere de öyle işte. Bir ömür yüzüne bakılmayan, hiç anlaşılamamış insanlar olduğunu bildiğimiz bu dünyanın bir parçası. Ev sahibesinin başta; yerde durmasın denilerek bırakılan ekmekler, sahibi bulur alır denilerek pencere önüne taşla sabitlenen paralar yüzünden rahatsız olduğu bu zemin kat penceresinin bir gün gelip rahat bırakılması karşısında okuyucu olarak kendi pencerelerimize dönüp şu soruyu soruyoruz: Şikâyet ettiklerimiz aslında şükretmemiz gerekenler olmasın? “Kimsenin gözü pencereme ilişmiyor.”
Ses Yok öyküsü, yine her satırını hafızama kazıdığım, en sevdiğim öykülerinden kitabın. İnsanın korkuları şekil kazanıp ayaklandığında attığı her adım, gerçekte bütün sesleri susturur. “Sesi görmek nasıldır bilemezsiniz. Ben sesi gördüm!”
Herbaryum, kurutulmuş bitki koleksiyonu diyebileceğimiz bir tanıma sahip. Bir annenin aşırı korumacı tarafını çok iyi yansıtıyor bu metafor. “Kimse onu iki kitap arasında kurutmamış. Sanatçısının yüzünü de hatırlamıyor.” Çocuklarını her türlü zorluktan, tehlikeden, olumsuzluktan korumaya çalışırken zamanla canlılıklarını, tazeliklerini de alır mı bu iyi niyetli yaklaşım diye sorduruyor bize yazar. “Yerim belli biliyorum. Belki biraz rengimi de verdim sayfalara.” Bir gün “Anne!” diye seslendiklerinde yetişemezse ya anneler? “Hiçbir şeyden sorumlu olmadığım yılları hayal ediyor, sayfaların arasında onun cümlelerine başımı yaslıyorum.”
Kendim İçin; bir Anadolu geleneği olan “ağıtçılar”ı ele alan, muzipçe işlenebilecekken okuyucuyu düşüncelere gark eden bir öykü. Ağıtçının adı Şengül olsa da o güldürmeye değil ağlamaya ve ağlatmaya programlanmış, cenaze evindeki ruhsuz insanlardan şikâyetçi, en sonunda kendi cenazesinin de böyle sessizlik içinde geçmesinden endişe duyan biri. “Artık insanlar çok az ağlıyor. Bu yüzden tutuyorlar beni.” diyor. Bugün her şeyin sahte ve yapmacık olduğu bir dünyada ağıtçıların yaptıkları çok masum kalıyor. Şengül’le beraber biz de düşünüyoruz: Damla damla akıtan musluklar gün gelir akmaz olursa?
Mona Lisa tablosunu andıran hikâyeler yazıyor Tuba Karatop. Bir yanı mutlu, huzurlu bir yanı ağlamaklı, hüzünlü. Onlardan biri de demans hastası bir anneanneyi anlattığı “Ne Diyordum?” hikâyesi. Ailenin en mutlu günlerinden birinde kız torunu evlenirken anneanne aklında kalan anılarla dans ediyor gibi bu öyküde. Bu danslara eşlik eden partneri ya bir türlü tanıyamadığı torunu ya da gözüne kestirdiği herhangi biri olabiliyor.
“Bakışlarını eteğine indirdi. Bir iki tüylenmiş yerle oynadı.” Sözlerin bittiği, gözlerin de susmayı tercih ettiği zamanlarda eller girer devreye. Olmaz Cemil hikâyesinde, olmaz demeyi annesinden öğrenen bir çocuğu dinlemeye başlarız önce. Hikâyenin sonuna geldiğimizde annenin didikleyeceği tüy, koparacağı ip kalmaz üzerinde. Son sözü yine “Olmaz!”dır.
Karpuz Kokulu Silgi, Tuba Karatop’un doğayla ünsiyetine örnek en güzel hikâyelerinden biri. Karlar, kardan adamlar ve kar küreleri ile başlayan cümleler zamanla yerini anne baba ayrılığıyla dağılan bir çocukluğa bırakır. Yüzleri olmayan ve bir gün eriyip gidecek kardan adamlar çok şey söyler duymak isteyene. Kardan adamın göz çukuruna kokulu silgi yerleştiren çocuklar, kar küresi yeniden sallanana kadar annelerin yüzü gülsün, bir daha sessizlik gelip çöreklenmesin istemektedir. “Evin üstüne düşen o yıkıntı altında günlerce yaşardık. Sonra biri çığı kaldırmak için adım atardı.”
Olmaz Cemil’e karşı Baba, Çocuk ve Kaplan öyküsünde “Olur!” demeyi adet edinmiş, belki başka şansı olmayan bir genç ve bunu zayıflık olarak gören babasını okuyoruz. Kaplan terbiyecisi olduğunu öykü sonunda anladığımız baba oğlunu da tıpkı hayvanlara uyguladığı yöntemlerle sindirmiştir. Ama her canlının vereceği tepki aynı olmaz. “’Benim kararım!’ Bunu söyleyebilmeyi ne çok isterdim…”
“Keşke bana kim, ne düşünüyor ağına takılmamayı öğretseydiler…” dediği cümleyle yakalıyor bizi Karatop. Çürük Küpe, yine en sevdiğim öykülerinden. Doğduğundan beri alnında yer alan bir et parçasından söz eder bu hikâyesinde. Ona göre, gizlemeye çalıştığı bu et parçası bir ağacın tek meyvesidir. Özellikle çocuklukta ad takmalar, alaycı söz ve bakışlarla zorbalanan kahraman daha o yaşlarda yaşlı ve bilge bir ağaca döner bu sayede. Bir gün ondan ayrılmak da zor olacaktır.
Mırıltı, evlere temizliğe giden bir gündelikçinin gittiği evlerde dinlenen müzikleri mırıldanmasına dair bir öykü. “Duyduğu her şeyi zihnine alıyor insan. Öyle kolay silinmiyor.”
Kopmaz Sandığım; yanımızdakilerin kıymetini kaybettikten sonra anlamak üzerine, herkesin kendi hayatından izler bulacağı bir öykü. “Ve ben, o çok sevdiğim takımdan geriye kalan, saksının altına koyduğum tabak gibi tek başına kaldım, gidemedim, buraya ait değildim.”
“Çirkin sözler söyleyerek kurumasına sebep olunan ağaçlar gibiydim.” Tuba Karatop, eskilerin batıl inanç veya totem olarak ifade edecekleri, günümüzün sosyal medya diliyle manifest ya da olumla denilen çarpık beklentilerine karşılık gelen, dikkat çekici bir hikâye kaleme almış: Çelme.
Bulanık Kitre ile Sevgili Tuba’nın sadece edebiyatla değil önceki hikâyesinde bahsettiği filografi gibi ebru sanatıyla da meşgul olduğunu anlıyoruz. Kornea hastası bir kadının gözlerinin ebru yapanların iyi bildiği bulanık kitre suyuna benzetilmesi ve kadının eşiyle yaşadıkları iletişim problemlerinin desen oluşturmak üzere kitreye damlatılan renklerle anlatılması yazarın kalemine vitray camlarının ışıltısını ve derinliğini kazandırmış adeta.
Mahallenin Pembesi; eskilerde her mahallede, her ailede bulabileceğimiz renkli kişiliği, şen halleriyle varlığı yadsınamaz; kimine sohbet arkadaşı kimine dert ortağı olurken bir kere olsun “Sen nasılsın?” diye sorulmamış Pembe kadının hikâyesi. “Kendime kulağımı kapatıp renklerle dolu bu dünyada yaşamak sadece başkalarını dinlemek için insanların arasına karışmak mutlu ediyordu beni.”
Karaca öyküsüyle birlikte tel örgülü bir kafesin içine bırakıyor bizi yazar. “İnsana alışmanın kendi türü için nasıl bir tehlike olduğunu bilmiyordu, deneyimledi,” derken insanın insana yaptıkları geliyor aklımıza. Karacanın kızıl tüylerinin kışla alacağı rengi, büyük bir hazla bekleyen gezgin nasıl da günümüz avcılarına benziyor? Hatta kokusuyla tuzağa düşürdüğü karacayı bir daha görmek bile istemeyerek…
Tuba Karatop’un edebi evreninde kaplanlardan, karacalardan sonra Sultan Papağanı’yla karşılaşıyoruz. Düzen ve temizlik hastası bir kadına yapılacak en büyük sürprizlerden biri eve habersiz birini getirmektir şüphesiz. Bundan kötüsü onu kalıcı olarak getirmek, daha kötüsü de bunun bir sultan papağanı olmasıdır. Ya o gidecektir evden ya da…
Yarım Kalan; bu dünyadaki eksikliğimizi, er geç yarım kalacağımızı ya da hep yarım olduğumuzu hatırlatan, benim en sevdiğim öyküsü kitabın. “Her şeyi geride bıraktığı gibi ismine de bırakıyor insan.” Faturalarda ve biraz sonra sadece mezar taşında kalır ismin. “Gerçi ölüm yarım bıraktırır.” İşiniz, sevginiz, hayaliniz, öfkeniz… Hepsi yarım kalır ve sizi hatırlayan kalmaz bir gün.
Refüjlerde Fatiha ile Gazze’ye hüzün dolu bir selam gönderiyor Tuba Karatop. Aylardır yüreğimizde kanayıp duran bu yaraya tuz basıyor yazdıklarıyla. Kasımpatıların refüjlerde açması boşa değildir anlıyoruz, orada kaç kuşak Halid’ler medfundur.
Yazarın hayvanlarla dostluğu Kahvelim hikâyesiyle devam ediyor ve köpeklerin, salyangozların arasında güvercinlerle karşılaşıyoruz. Yine insan elinde tutsak düşmüş, acı içindeki canları okurken Kahveli’nin uçup gitmesi için biz de sabırla bekliyoruz.
Köşebaşı ve Duraklar bir ustaya saygı öyküsü. Beraber yola çıktıklarıyla ustasının yolundan azim ve kararlılıkla giden bir talebenin dikkat kesildiklerine, hocasına duyduğu saygı ve güvene, yılmadan yoluna devam edişine şahitlik ediyoruz.
Kudret; ismiyle müsemma olamamış, göbek bağının bir havuzun yanındaki ceviz ağacının altına gömülmekten mülhem, işi havuzdaki yosun ve ceviz yapraklarını toplamak olan bir gencin hikâyesi.