10/10
·560 syf.··
2026 58. kitabı
·
4 günde okudu
·
Okunma: 07 Mayıs 2026 17:39
Yazarların otobiyografilerini okumayı çok seviyorum. Her şeyden önce kendi sözcükleriyle hayatlarını, dünyalarını paylaşmaları ve bunları okuma şansına erişebilmek şahane bence. Bunun yanında, duyarlılığı yüksek, iç dünyası zengin birinden nefis büyüme, olgunlaşma hikayeleri okuyorsunuz bu otobiyografileri okurken. Üstelik yazmaya, okumaya ve kitaplara adanmış hayatlar bunlar; dolayısıyla benzer tutkuları paylaştığınız insanların serüvenleri bu hikayeler. Tüm bunlara ilaveten, dönemin önemli olayları, doğup büyüdükleri kültürlerin, ülkelerin, toplumların hikayeleri de yansıyor bu anlatılara genelde ve bunları da yine bir yazarın derin görüşünden, onun nefis anlatımından dinliyorsunuz. Daha ne olsun! Jane Frame’in otobiyografisi de tüm bu bahsettiklerimi ve hatta daha fazlasını barındırıyor. Yeni Zelanda’da işçi sınıfı bir ailenin beş çocuğundan biri olarak dünyaya gelip ülkenin en önemli yazarlarından biri olmasının hikayesini son derece şeffaf, dürüst ve adilane bir şekilde anlatıyor Frame. Bunu özellikle vurgulamak istedim çünkü bu otobiyografide her şeyden önce kendisine bakışını çok sevdim Frame’in. Kendini başarılarıyla ve kusurlarıyla kabullenmiş; ne yargılamış ne aklama çabasına girmiş, ne şefkatle pamuklara sarmalamış ne acımasızca yermiş. Nevi şahsına münhasır bir karakteri olan yazarın hayat hikayesi de sıra dışı. Yoksulluk içinde geçen çocukluk yıllarını anlatarak başlamış Frame, hiç ajitasyona başvurmadan. Okul forması almanın bile zor olduğu bir ortamda kitaplara olan sevgisi ve şiir tutkusuyla, ailesi ve kardeşleriyle bağıyla yazarken kendisi de o günlere dönmüş adeta. Bunu çok güzel hissettiriyor okura çünkü sanki Frame anlattıkça, çocukluğundan yetişkinliğe geçtikçe anlatımı da olgunlaşıyor, üslubu derinleşiyor. İç dünyası oldukça zengin biri yazar ancak hayatı boyunca çok yalnızlık çekmesine rağmen insanlara yaklaşmak konusunda hep çok zorlanmış ve bu ikilem hayatı boyunca hırpalamış onu. Sonunda yanlış teşhis sonucu yıllarca akıl hastanesinde kalmış, bu süre boyunca da yazmaktan hiç vazgeçmemiş ve yazdığı bir kitap sayesinde ömür boyu tecritten kurtulmuş, tüm bunları da olanca şeffaflığıyla paylaşmış (ki bu yıllarını da “Sudaki Yüzler” romanında görmek mümkün, bence bu türde yazılmış en iyi kurgu metinlerden birisi). Sonrasında yurt dışına çıkışını, Avrupa’da geçirdiği yıllarını ve ilişkilerini anlatmış, ki bu kısımlarda gözünüzün önünde günbegün büyüyüp, zorluklarla geçen yetişkinlikten sonra artık bir yazar olarak karşınıza çıkışına ayrıca duygulanıyorsunuz okurken. Sanki o da hayatının bir muhasebesini yapıyor sonunda ve bir yere ‘köklenmek’ istiyor artık. Daha fazla anlatmayacağım ama sonunu da müthiş bağladığını belirtmek istiyorum. Kısacası çok sevdim. Frame gibi bir insanı tanımak, böyle bir yazar olma serüvenine ilk elden tanıklık etmek, böyle bir hayat hikayesini okumak, üstüne pek bilmediğim Yeni Zelanda’ya bu hikaye vasıtasıyla gitmek muhteşem bir yolculuktu benim için. Hararetle öneririm.
Soframda Bir MelekJanet Frame · Yapı Kredi Yayınları · 201662 okunma
·
1.279 Gösterim
Yorumlar
Lütfen giriş yapınız.