Körlük modern uygarlığın ontolojik çürümesini anlatan bir felaket romanından çok daha fazlasıdır; o, insanın kendi varlığına dair kurduğu bütün anlam rejimlerinin çöküşünü teşhir eden karanlık bir varoluş alegorisidir. Romanda salgın biçiminde yayılan körlük yalnızca görme yetisinin kaybı değildir; hakikatin, ahlakın ve bireysel öznenin çözülüşüdür. Fakat bu çöküşün en sarsıcı tezahürü, karakterlerin isimlerden mahrum bırakılmasıdır. Onları yalnızca “doktor”, “doktorun karısı”, “ilk kör”, “siyah gözlüklü kız” gibi sıfatlarla tanırız. Çünkü Saramago için isim, yalnızca dilsel bir işaret değil; insanın ontolojik bütünlüğünün simgesidir.
İsim, insanın dünyadaki metafizik izidir. Bir bireyi yalnızca diğerlerinden ayırmaz; ona tarih, hafıza ve özne olma bilinci kazandırır. İsim sayesinde insan, anonim varoluşun karanlığından sıyrılarak “ben” diyebilir. Ancak salgın ilerledikçe romanın evreninde “ben” fikri parçalanır. İnsanın şahsiyeti çözülür ve geriye yalnızca biyolojik varoluş kalır. Bu nedenle karakterler isimleriyle değil, işlevleriyle anılır. Çünkü uygarlığın cilası kalktığında insan, modern dünyanın sandığı kadar özgün bir özne değil; yalnızca hayatta kalmaya programlanmış çıplak bir organizmadır.
Burada José Saramago modernitenin birey anlayışına acımasız bir saldırı yöneltir. Kapitalist ve bürokratik toplum insanı zaten çoktan bir kimlikten ziyade işleve indirgemiştir: doktor, işçi, memur, güvenlik görevlisi, tüketici… Romanın isimsiz karakterleri aslında çağdaş dünyanın anonim insanlarıdır. Çünkü modern düzen bireye özgürlük verdiğini iddia ederken onu görünmez sistemlerin içinde eriten devasa bir makineye dönüştürür. Körlük salgını ise bu hakikati yalnızca görünür hale getirir.
Roman boyunca insanların kısa sürede yağmaya, şiddete ve vahşete sürüklenmesi, medeniyetin sandığımız kadar köklü bir etik yapı olmadığını gösterir. Ahlakın büyük kısmı içsel erdemden değil, düzen korkusundan doğmaktadır. Düzen ortadan kalktığında insanın içindeki ilkel karanlık yüzeye çıkar. Bu anlamda roman, Thomas Hobbes’un “homo homini lupus” düşüncesinin edebi bir anatomisidir. İnsan, denetim kalktığında diğer insanın cehennemine dönüşür.
Fakat romandaki körlük paradoksal biçimde bir “görme” biçimidir de. Çünkü insanlar gözlerini kaybettikçe modern dünyanın yapay anlamları da çözülür. Mülkiyetin, statünün, kariyerin ve toplumsal maskelerin ne kadar kırılgan olduğu açığa çıkar. Körlük burada yalnızca fiziksel değil, epistemolojik bir metafordur: İnsanlık zaten hakikati göremiyordu; salgın yalnızca bu metafizik körlüğü somutlaştırdı.
Doktorun karısı ise romanın en trajik figürüdür. Görmeye devam etmesi bir ayrıcalık değil, neredeyse varoluşsal bir lanettir. Çünkü görmek, çürümeyi seyretmeye mahkûm olmaktır. Onun da bir isme sahip olmaması önemlidir; zira o artık belirli bir birey değil, insan vicdanının son tanığıdır. Adeta Tanrı’nın terk ettiği bir dünyada geriye kalan son bilinç kırıntısıdır.
Romanın sonunda körlüğün sona ermesi umut değil, daha büyük bir trajedi hissi yaratır. Çünkü okur şunu fark eder: İnsanlar aslında en başından beri kördüler. Gören gözlere sahip olmak, hakikati idrak etmek anlamına gelmiyordu. Saramago’nun asıl iddiası budur: Modern insan, kendi barbarlığını medeniyet yanılsamasıyla örten ontolojik bir körlük içinde yaşamaktadır.
Bu nedenle romandaki isimsizlik yalnızca estetik bir anlatım tercihi değildir; bireyin buharlaşmasını, öznenin ölümünü ve insanın modern sistemler içinde anonim bir gölgeye dönüşmesini simgeleyen derin bir felsefi manifestodur.