·183 syf.····Okunma: 09 Mayıs 2026 19:59 Her şeyi yazmıyorum, korkuyorum. yazarsam çok dağılacağım gibi...”
Nilgün Marmara'nın bu sözleri,
Hislerime çok yakın olanlardan diyebilirim.
Her şeyi yazamıyorum, korkuyorum, yazarsam...
Ne olur?
Ve "uzun bir kara kutuyum...
Ölmeye başladıktan bu yana."
Ölmeye ne zaman başladım?...
Küçüktüm...
Yazarımız yaşam ile ölümü birlikte düşünür.
Ve açıkçası ayıramıyorum ben de.
Bizim burada bahsettiğimiz ölüm, toprak altına girmek değil.
Yaşamın ölümüdür aslen.
Asla aniden kesilen bir soluk değildir.
Bazı incelemelerde şairin anlattıklarının anlaşılır olmamasından bahsedilmiş. Haliyle çok da yakınlık kurulamamış.
Üzüldüm kısacası... "Beni şiirlerimden anla." deriz normalde.
Hayatta anlaşılmayan, şiirde nasıl anlaşılsın ama değil mi?
Ateş düştüğü yeri yakıyor, öyle değil mi?
Evet...
Şiirlere bu yerleşik yabancılık ve anlaşılmamanın tam olarak yansımasıdır.
Şunu düşünürsek örneğin,
Eğer karşılığım bir hiçse ben de bir hiç olmalıyım.
Görünmüyorsam eğer hakikaten görünmez olmalıyım. Duyulmuyorsam sesimi daha da kısmalıyım.
Bu, sesin daha da fazla çıkmasıdır aksine, bir şekilde "görün beni" demek isteyiştir, anlayın artık demektir.
Ama yine de anlaşılamamak, anlaşılamamak, anlaşılamamak...
Yazarımızın şiirleri üzerine bir şeyler daha ekleyecek olursam da,
Kelimelerin yazılırken günlük yaşamdan çıkarılıp kendi mânâlarının buldurulduğunu gördüm. Sevgilenmek, hiçlenmek gibi... Ve o hani genellikle bilimlerde kullanılan birincil, ikincil, vs. kelimelerine getirilen -il ekleri burada yine günlük hayatta kullandığımız kelimelere eklenmiş olarak gözlerinize çarpabilir.
Yerleşik yabancılığın iz düşümü...
Velhasıl diyelim, ruhumuz bu dünyayı kabul etmiyor.
Biraz da durgunluk, yorgunluk, yabancılık ekleyelim. Tam sevim olsun.