Guguk Kuşu, klasik “katil kim?” formülünü alıp onu soğuk, kirli ve gerçek hissettiren bir atmosfere dönüştüren romanlardan biri. Kitabı bitirdiğinde akılda kalan şey sadece çözülen gizem olmuyor; karakterlerin taşıdığı yorgunluk, Londra’nın gri havası ve insanların paranın, şöhretin ya da yalnızlığın içinde nasıl çürüdüğü oluyor.
Cormoran Strike karakteri özellikle çok güçlü yazılmış. Kusurlu, dağınık, fiziksel ve ruhsal olarak yaralı biri. Ama tam da bu yüzden gerçek geliyor. Sürekli “karizmatik dedektif” olmaya çalışmıyor; aksine hayata zar zor tutunan bir adam gibi. Robin ile arasındaki dinamik de kitabın en güzel taraflarından biri. Birbirlerini tamamlıyorlar ama bunu büyük laflarla değil, küçük detaylarla hissettiriyorlar.
Romanın en etkileyici yanı bence şu:
Cinayet soruşturması ilerledikçe aslında bir ölümün değil, insanların yarattığı sahte hayatların içi açılıyor. Magazin dünyasının parlaklığı altında ne kadar büyük bir boşluk olduğunu görüyorsun. Lula Landry’nin ölümü bir gizemden çok, insanların birbirini gerçekten hiç tanımadığı bir dünyanın sembolü gibi duruyor.
Kitap bana şu hissi bırakmıştı:
Bazı insanlar ölmeden önce kayboluyor zaten. Cinayet sadece bunu görünür hale getiriyor.
Caner’den Bir Bakış !