Gönderi

Zorbam seni unutmayacağım.
10/10
·348 syf.··
2026 24. kitabı
·
8 günde okudu
·
Okunma: 11 Mayıs 2026 12:12
Zorba, Nikos Kazancakis’in okuduğum ilk kitabı oldu. Daha ilk sayfalardan itibaren insanı içine çeken, merak uyandıran bir dili var. Kitap temelde iki karakter üzerine kuruluyor: Patron ve Zorba. Patron; hayatı dikkatle yaşamaya çalışan, düşünen, okuyan, tabiri caizse “mürekkep yalamış” bir karakter. Zorba ise hayatı gerçekten yaşamış, acı çekmiş, tecrübe etmiş, feleğin çemberinden geçmiş biri. Bu iki karakteri okurken insanın aklına ister istemez şu soru geliyor: “Çok gezen mi bilir, çok okuyan mı?” Ben hep “çok gezen bilir” tarafına daha yakın oldum. Ama şunu da düşünüyorum: Gezerken okumak, okumayı yaşayarak yapmak bambaşka bir lezzet. Patron bilgiyle yaşayan bir insan. Zorba ise deneyimle… Patron düşünerek hakikate ulaşmaya çalışıyor, Zorba hissederek. Belki de kitabın en güçlü tarafı burada başlıyor. Çünkü insan okurken kendi içinde de bir Patron ve bir Zorba olduğunu fark ediyor. Hatta ben okurken ister istemez Bir Adam Yaratmak eserindeki Hüsrev karakterini düşündüm. Hüsrev de tıpkı Patron gibi hayatı daha çok düşünce üzerinden yaşamaya çalışan, varoluş sancıları çeken bir karakterdi. Sürekli “İnsan nedir?” sorusunun peşindeydi. Zorba ise bu soruların cevabını düşünerek değil, yaşayarak bulmuş gibiydi. Hüsrev düşüncenin ağırlığında ezilirken, Zorba hayatın akışına karışıyordu. Bu yüzden biri trajediye yaklaşırken diğeri acının içinden bile yaşam sevinci çıkarabiliyordu. Zorba’nın şu sözleri beni özellikle etkiledi: “Bir zamanlar diyordum ki: Bu Türk’tür, bu Bulgar’dır, bu Yunan’dır... Vatan için öyle şeyler yaptım ki patron, tüylerin ürperir; adam kestim, çaldım, köyler yaktım... Şimdi ise yalnızca şuna bakıyorum: Bu iyi insan mı, kötü insan mı?” Bu sözler bana şunu düşündürdü: İnsan bazen ancak acı çekerek olgunlaşıyor. Zorba, yaşadığı büyük yanlışların ve ağır deneyimlerin içinden bir hakikat çıkarmış. Bu yüzden artık insanları kimlikleriyle değil, insan oluşlarıyla değerlendiriyor. Hatta yaşlandıkça “iyi-kötü” ayrımını bile bırakıp herkese acımaya başlıyor. Çünkü sonunda hepimizin aynı sona yürüdüğünü görüyor: “Hepimiz kurtların yiyeceği etiz…” Bu cümlede çok sert ama çok gerçek bir insanlık hâli var. Zorba’nın hayata bakışındaki en etkileyici taraflardan biri de ânı yaşayabilmesi. İş yaparken tamamen işe, yemek yerken tamamen yemeğe odaklanıyor. Gördüğü her şeyi ilk kez görüyormuş gibi heyecanla incelemesi gerçekten hayranlık uyandırıcı. Şu sahne bunun en güzel örneklerinden biri: “Nedir bu patron? Dinim hakkı için dünyayı ilk kez görüyorum. Şu uzakta sallanan mavi şey nedir? Deniz mi? Ya şu çiçekli yeşil önlük giymiş olan? Yemin ederim patron, ilk kez görüyorum!” Bence bu sadece bir şaşkınlık değil; bir “hayret makamı”. Tasavvuftaki tefekkür hâline çok benziyor. Zorba, dünyaya sürekli yeniden bakabilen biri. Biz ise çoğu zaman her şeyi tüketiyoruz. Görmeden bakıyor, hissetmeden yaşıyoruz. Aslında düşündüğümüzde hayatımızdaki hiçbir şey bir dakika öncesiyle aynı değil. Kuantum fiziğinde atom altı parçacıkların sürekli hareket hâlinde olduğu söylenir. Yani hem biz hem çevremizdeki her şey sürekli değişiyor ve yenileniyor. O hâlde gerçekten de her an, her şey ilk kez yaşanıyor olabilir. Zorba’nın hayreti bu yüzden bana çok anlamlı geliyor. Kitapta ölüm ve yaşlılık üzerine söyledikleri de dikkat çekiciydi: “Ölüm bir şey değildir patron, bir püfff! Mum söner gibi... Ama ihtiyarlık büyük ayıp bence.” Burada Zorba’nın aslında ölümden değil, yaşamı kaybetmekten korktuğunu düşünüyorum. Çünkü o insanın yaşarken canlı, hareketli ve tutkuyla dolu olması gerektiğine inanıyor. Kitap boyunca hissedilen bir başka şey de Zorba’nın maddeye bile ruh yüklemesi: “Her şeyin ruhu var patron; taşların da, çiçeklerin de, şarabın da, toprağın da…” Bu bakış bana çok insanî ve çok kadim geldi. Hatta Tanrı’yı bile insan gibi düşünmesi dikkat çekiciydi: “Gülme ama patron, ben Tanrı’yı tıpkı kendim gibi düşünüyorum.” Aslında insan, dünyayı da Tanrı’yı da kendi içinden gördüğü kadarıyla anlamlandırıyor. Belki de bu yüzden herkesin Tanrı tasavvuru biraz kendine benziyor. Kitaptaki şu düşünce de çok hoşuma gitti: “Bana yediklerini söyle, senin ne olduğunu söyleyeyim.” Maddeyi ruha dönüştüren şeyin insanın içindeki ilahi kıvılcım olduğunu anlatması çok etkileyiciydi. Yediğimiz ekmeğin düşünceye, harekete, duygulara dönüşmesi gerçekten üzerine düşünülmesi gereken bir fikir. Kadınlara dair söyledikleri de ayrıca dikkatimi çekti. Zorba yer yer ilkel ve kaba görünen bir karakter olsa da kadınları anlamaya çalışması, onları küçümsemek yerine yüceltmesi önemliydi. Özellikle “Kadın sırdır patron!” sözü çok şey anlatıyor. Kadını çözmeye çalışmak yerine onun derinliğini kabul ediyor. Belki de gerçek anlayış biraz da budur. Kitapta geçen tekrarlar da hoşuma gitti. Bazı cümleleri yeniden okuyunca önce “Burayı okumuştum” dedim ama sonra fark ettim ki insan unutuyor. Belki de bazı hakikatlerin tekrar edilmesi gerekiyor. Bir başka güzel taraf ise kitabın yalnızca bir hikâye anlatmaması; aynı zamanda Girit Adası kültürünü de hissettirmesi. Araştırınca gördüm ki Girit’in dili ve kültürü bile Yunanistan’ın geri kalanından farklı özellikler taşıyor. Bu detaylar kitabı daha canlı kılıyor. Konfüçyüs’un şu sözü kitabın ruhunu çok güzel özetliyor bence: “Pek çokları mutluluğu insanın üstünde ya da altında arar. Oysa mutluluk insanın boyu hizasındadır.” Zorba’nın mutluluğu basit bir hayatta araması da günümüz insanına önemli bir şey söylüyor. Bugün çoğumuz mutluluğu karmaşıklıkta, gösterişte ve sürekli daha fazlasında arıyoruz. Oysa belki de insanı gerçekten mutlu eden şey; yemek yerken yemeği hissetmek, denize bakarken gerçekten görmek ve yaşadığını fark etmek. Marcus Aurelius’un şu sözü de kitabın ruhuyla inanılmaz uyumlu geldi bana: “Yıldızların yer değiştirişini görmek mi istiyorsun? Onlarla birlikte dönmen gerek.” Çünkü hayatı anlamak, uzaktan bakmakla değil; içine karışmakla mümkün belki de. Yazarın kalemini gerçekten çok beğendim. Yer yer bizim kültürümüze yakın hissettiren detaylar da kitaba ayrı bir sıcaklık katmış. Kitap bittiğinde insanda şöyle bir his bırakıyor: Hayatı sadece düşünerek değil, hissederek de yaşamak gerekiyor. Veee son olarak "Ruhunu sıkı tut dostum dağılmasın!" Ruhunuza /ruhumuza iyi bakalım Ehhh… Ne diyoruz? Okuyunuz, okutturunuz efendim
ZorbaNikos Kazancakis · Can Yayınları · 202420,6bin okunma
·
65 Gösterim
Yorumlar
Lütfen giriş yapınız.