Bazı kitaplar var, bitince bir süre kendine gelemiyorsun. Uçurtma Avcısı benim için öyle oldu.
Emir ve Hasan… İki çocuk, aynı evde büyüyen ama aralarında koca bir sınıf farkı olan iki dost. Daha doğrusu, Emir’in dost diyemediği Hasan. Kitabın ilk yarısında Emir’e o kadar kızdım ki. Korkaklığına, ihanetine, suskunluğuna. Ama sonra anladım: Hepimiz biraz Emir’iz. Yanlış yapıyoruz, kaçıyoruz, yıllarca o suçlulukla yaşıyoruz.
Afganistan’ın değişimini fon olarak kullanmak da çok vurucu. Savaşın, Talibanın, göçün sıradan insanların hayatını nasıl paramparça ettiğini Hasan’ın gözünden, Emir’in pişmanlığından okuyorsun.
En çok “Senin için bin tane olsa yakalarım” cümlesi kaldı içimde. Hasan’ın o masum sadakati, Emir’in yıllar sonra bedel ödeme çabası… İkisi de gerçek. İkisi de insan.
Hosseini’nin dili akıp gidiyor. Bir bakmışsın 400 sayfa bitmiş. Ama kalbin dolu, gözün yaşlı. Babalar ve oğullar, dostluk, ihanet, kefaret… Hepsi var.