·256 syf.··Beğendi
···Okunma: 11 Mayıs 2026 10:36 Ah Cemil Bey ah! En başlarda anlayamadım neler olduğunu, kafam karışmıştı. Anlamaya çalıştım yaşadıklarınızı, düşündüklerinizi; üzüldüm başlarda. Sonra kızdım, nefret ettim. Dönüşmeyeceğiniz bir karaktere dönüştünüz, anlam veremedim. Bizzat sevip sevildiğiniz kişinin canını yaktınız alabildiğine. Sizi kınamıyorum, zira hâlâ yaşamaya devam ediyor ve yarınımı bilmiyorum; ama her ne olursa olsun yaptığınız işkenceyi affedemiyorum.
Acı bir çocukluğunuz olsa da bazı şeyleri yapmamanız gerektiği konusundaki düşüncemde ısrarcıyım. Fırsatınız varken doğru yolu buldunuz; Allah affeder elbet, haddim değil ama yaşatılan ağır şeyler insanlar tarafından kolayca silinip atılamıyor malumunuz. İnsan bir nefis taşıyor; sizi şiddete yönlendiren nefis, bizi kin tutmaya zorlayabiliyor. Lakin geç de olsa doğruyu bulmuş olmanıza, oğlunuzla aranızı düzeltmenize ve yakın dostunuza kavuşmanıza çok sevindim.
Yakın dost! Süreyya... Kardeş gibiydiniz. Sizin gitmek isteyip yerinizde kalmanız gereken durumlar vardı, Süreyya öyle değildi tabii. Ne güzel anlaşırdınız, her gün beraberdiniz. Candan dostunuzdu; öyle ki aynı kadını sevdiğinizde bile dost kalmıştınız. Süreyya, Sakine’yi seviyordu; bunu sana da anlatırdı hep. Senden sır çıkmazdı, gönlündeki yalnızca sendeydi, kimsecikler bilmiyor sanıyordun ama yanıldın. Can dost dedik ya, o farkındaydı. Daha doğrusu Sakine’ye açılıp ondan "Cemil’i seviyorum," cümlesini duyduktan sonra fark etti. Sana anlattı, anlattı, anlattı... Sen bir taraftan arkadaşın için üzülürken, diğer taraftan duygularının karşılıksız olmamasına sevinir gibiydin; ama öyle bir hâl ki ne sevinebildin ne üzülebildin.
Süreyya senin hep yapmak istediğini yapmak için fırsat bulmuştu artık: Gitmek... Dostunun düğününde sağdıçlığını yaptıktan sonra çekip gitmek, dünyayı gezmek. Kalması için bir neden yoktu, bu yüzden düğününüzden sonra yola koyuldu. O ilk gece ve sabahı neler yaşanmıştı öyle? Sabah 5’te sokağa çıkma yasağı... Hava aydınlanınca askerlerin sebepsizce babanızı almaları... Babanızın bîçare hâline şahit olup sonra hayatta olup olmadığını bile bilememeniz... En güzel gece olacakken yaşananlar tam tersini söylüyordu.
Eşinizi çok seviyordunuz, o da sizi çok seviyordu. Hatta o ilk gece, daha kapının önünde bu sevgiden korkup korkmaması gerektiğini anlamak için bir soru sormuştu: "Benim için her şeyi bırakmış gibisin ya, bunun için beni suçlarsan günün birinde, o zaman vay hâlime! Seni hayallerinden mi kopardım, merak ettiğin dünyalardan mı ayırdım?" Ona cevaben, "Yok bir tanem, nereden çıkarıyorsun bunları?" dediniz. Güven vermiştiniz; sonra ise canavara dönüştünüz. Çok sevdiğinizi iddia ettiğiniz eşinize yıllarca eziyet ettiniz. Oğlunuz oldu: Tuğrul.
Tuğrul, "güven limanı" diye bilinen babadan korkuyordu. İçinizden çıkan o "yan odadaki adam"ın gitmesi için ağlıyordu. Her gün yaşadığınız ve kurtulmayı istediğiniz çocukluğu oğlunuza yaşatıyordunuz.
Bir de karınızın ölümsüz olmadığını unutmuştunuz. Her şeye rağmen sizi sevdi ama bu şiddet dolu hayata bedeni daha fazla direnemedi; kollarınızda vefat etti. Bir anne, bir eş bu evden gitmişti. Baba-oğul ağlayamıyordunuz. Bu nasıl bir ağırlık ve sığınacak liman bulamamaktı böyle? Bu kadar mı yabancılaşmıştınız? Bir süre karınızın eşyalarını toplayamadınız ve gün geçtikçe donuk bir hâl alıyordunuz. Kapıya bir teyze yardım amaçlı meftanın eşyalarını istemek için gelmişti; oğlunuz bunu size söylediğinde ona da şiddet uyguladınız. Ve bu konu, siz kendinize gelene kadar bir daha açılmadı. Ama bilin ki eğer toparlama niyetinde olmasaydınız ruhunuzu, iki yabancı gibi yaşadığınız oğlunuz, temelli bir yabancı olmaya, çekip gitmeye hazırlanıyordu.
Her şeyi idrak etmeye, en azından atılması gereken adımları görmeye başladınız ve eşyalar kalacak diye dövdüğünüz oğlunuzdan onları toparlamak için yardım istediniz. Tuğrul şiddetperver babasının ilk defa bu kadar yalın bir hâlde, acizliğini, yardıma muhtaçlığını görüyordu; ama her an "yan odadaki adam" çıkarsa endişesiyle yine de temkin ve endişeyle bakıyordu haklı olarak. Siz bütün hislerinizi açığa çıkarmaya başladığınızda ümitlendi, mutlu oldu; demek ki bir şeyler değişiyordu artık. Eşyaları toplarken ilk o gece ağlamıştınız ikiniz de. Hele ki Tuğrul duramıyordu; çünkü gecikmiş bir yas, haykırış, özlem ve "neden" soruları doluydu baştan sona. Ama babasına yavaş yavaş kavuşuyordu artık; babası da oğluna...
Seçilmiştiniz; ruhunuz terbiye edilmek için hazırlanmıştı ve ders artık bu gece verilecekti. Aldığınız, öğrendiğiniz dersi sizinle aynı durumda olan, ruhunu arayan bir talebeye anlatmanız gerekecekti. O talebeniz dostunuz Süreyya idi. Yaşadığı bazı felaketlerden sonra Türkiye’ye dönmüş, tam da derse başladığınız günün sabahı antikacı dükkânınızda bitivermişti. Kaplumbağa terbiye etmek zordu ama imkansız değildi. Bu dünyada putlarını kıran, aşktan geçen, tevekkül ile imtihanlar yaşayan kul, artık ilahi aşka ulaşacaktı. Ve bu yolculuk başlamıştı...
Her insan bir yoldadır aslında...