Yeraltıdan Notlar’ı bitirdiğimde sanki birisiyle çok uzun ve yorucu bir kavgadan çıkmış gibi hissedersiniz ya, işte bu tam olarak öyle bir deneyimdi.
İlk sayfalarda o isimsiz Yeraltı Adamı ile tanışınca içimden sürekli "Amma huysuz adammışsın be abi!" dedim. Kendi karaciğerinden nefret ediyor, diş ağrısından bile felsefe çıkarıyor, sürekli birilerine bilenmiş durumda... Ama okudukça o rahatsız edici aynanın yavaş yavaş bana tutulduğunu fark ettim. Kitap aslında bize "Bakın, hepiniz o kadar rasyonel, o kadar mantıklı değilsiniz; içinizde hep o karanlık, bencil ve her şeyi yakıp yıkmak isteyen küçük çocuk var," diyor gibi.
"2x2=4" meselesi beni çok düşündürdü. Adam diyor ki; her şey matematiksel bir kesinlikte olsa, insanın iradesine ne gerek kalırdı? Bazen sadece "çünkü canım öyle istiyor" demek için bile kendimize zarar verdiğimiz gerçeğiyle yüzleşmek biraz sarsıcı. Modern dünyanın bizi her şeyi en verimli şekilde yapmaya zorladığı bu dönemde, bu yeraltındaki adamın mantığa isyan etmesi garip bir şekilde tanıdık geldi.
İkinci kısımdaki yemek sahnesinde ise karakter adına yerin dibine girdim resmen. Hepimizin hayatında o çok dışlandığını hissettiği, kendini kanıtlamaya çalışırken iyice rezil olduğu anlar vardır ya, Dostoyevski o anları alıp en uç noktaya taşımış. İnsanın ne kadar kırıcı ve merhametsiz olabileceğini, aslında en çok da kendi mutsuzluğunu başkasına bulaştırmaya çalıştığını o kadar çıplak anlatıyor ki...
Kısacası bu kitap, "Hadi gel biraz felsefe yapalım" diyen sıkıcı bir metin değil; daha çok, gece yarısı uykun kaçtığında aklına gelen o en utanç verici anıların bir toplamı gibi. Okuması her zaman konforlu değil, bazen insanın canını sıkıyor, hatta "Yeter artık bu kadar karamsarlık," dedirtiyor. Ama bittiğinde kendinize karşı biraz daha dürüst olduğunuzu hissediyorsunuz. Eğer biraz kendinizle, o içimizdeki yeraltı ile yüzleşmeye cesaretiniz varsa kesinlikle bu yorgunluğa değiyor.