Özellikle Superman için yazılmış o ikonik sözün kapaktaki başlık olarak kullanılması anında insanı içine çekiyor, merak direkt artırıyor. Ama hikâye aslında Superman’i değil, onu seven insanların psikolojisini, ona neden ihtiyaç duyduklarını ve onunla nasıl bağ kurduklarını anlamaya çalışan bir yazarı anlatıyor. İlk bölümde küçük bir çocuğun yaşadığı kimlik karmaşası bile hikâyenin ne kadar derin bir yere gideceğini hissettiriyor ve beni en başından içine çekmeyi başardı.
En etkileyici taraflardan biri, yazarın “Superman gerçek olmadığı için onun hakkında gerçek bir hikâye yazılamaz” düşüncesine saplantılı şekilde tutunmasıydı. Hikâye boyunca bunun üzerine kurulan çatışma çok güçlü hissettiriyor. Özellikle Superman’le bağ kurabilmek için onun zayıflığını araması, aslında kendi hayatındaki kırılganlıklarla yüzleşmesine dönüşüyor.
Bir noktadan sonra olay sadece bir çizgi roman hikâyesi olmaktan çıkıyor. Nesilden nesile aktarılan bir hastalık, bunun yarattığı utanç, korku ve trajedi gibi duygular; Superman mitolojisiyle okuyucular ile bağ kurucak şekilde anlatılıyor. Yazarın kendi acılarını ve kırılganlıklarını cümlelere ve superman benzetmelerine dökerek okuyucuyla bağ kurmaya çalışması bence eserin en güçlü yanıydı. Ve bunu yaparken gerçekten samimi hissettiriyor.
Çizim tarzı ise ilk bakışta alışması kolay bir tarz değil. Hatta başta biraz itici bile gelebilir. Ama birkaç bölüm sonra hikâyenin atmosferiyle o kadar bütünleşiyor ki başka bir çizim tarzı olsa aynı etkiyi vermezmiş gibi hissediyorsunuz.
Eğer otobiyografik anlatıları, karakter psikolojisini ve süper kahraman kavramına farklı açıdan yaklaşan hikâyeleri seviyorsanız kesinlikle okunması gereken bir eser.