Marlen Haushofer’in Çatı Katı’sı bende bir roman etkisinden çok, havasız bir odada uzun süre kalmışım hissi bıraktı. Soğuk, sade, temiz bir dili var ama bu sadelik sakinleştirmiyor; tam tersine insanın içine sinsice yerleşen bir psikolojik basınç yaratıyor. Kitap ilerledikçe olaylardan çok, karakterlerin kendi içlerinde çürüyüşünü okuyorsunuz. Kırılgan bir adamla hastalıklı bir kadının ilişkisi, sevgiye değil yalnızlığa dayanıyor sanki. Birbirlerine yaklaşmaya çalışan iki insan değil de, kendi zihninde boğulan iki ayrı dünya gibiler. Flashbacklerle geçmiş, şimdi ve düşünceler birbirine karışırken roman bir hikâyeden çok zihinsel bir günlük halini alıyor.
Benim için kitabın en yorucu tarafı da buydu zaten. Günlük hissi veren anlatıları normalde de sevmem; burada ise o iç monolog hali iyice boğucu olmuş. Sürekli aynı düşünce girdaplarının içinde dönmek, karakterlerin kendilerini ya da hayatlarını dönüştürememesi bende yoğun bir boşunalık hissi yarattı. Üstelik kadın karakterin cahilliği ve kendini hiçbir anlamda yetiştirememiş oluşu beni hikâyeden koparmadı, aksine aşırı sinirlendirdi. Bir noktadan sonra karakterlere üzülmekten çok onların zihinsel sıkışmışlığının içinde mahsur kalmış gibi hissettim. Mektupları kimin gönderdiğini bilmeyişim bile çözülmemiş bir gizemden çok, havada asılı kalan bir anlamsızlık hissi bırakıyor.
Belki dönemine göre güçlü ve cesur bir metindi ama bugünün gözünden baktığımda bana kattığı temel duygu “derinlik” değil, tükenmişlik oldu. Hatta dürüst olayım: bu kitap yüzünden reading slump’a girdim diyebilirim. Çünkü Çatı Katı insana umut, dönüşüm ya da içgörü sunmuyor; sadece bazı insanların kendi yalnızlıklarında yavaş yavaş kayboluşunu izletiyor. Ve Haushofer bunu öyle süssüz, öyle steril bir dille yapıyor ki okurken dramatik bir çöküş değil, sessiz bir yok oluş hissediyorsunuz.
Okur kalın...