·273 syf.····Okunma: 15 Mayıs 2026 14:08 Mustafa Kemal Paşa’nın Turancılık Karşısındaki Tutumu Üzerine Bir İnceleme
XIX. yüzyılın sonlarından itibaren Osmanlı Devleti’nde gelişmeye başlayan Türkçülük fikri, başlangıçta kültürel bir uyanış hareketi olarak ortaya çıkmış, zamanla siyasî ve ideolojik bir mahiyet kazanmıştır. Özellikle Balkan milletlerinin milliyetçilik hareketleri karşısında Osmanlıcılık ve İslamcılık siyasetlerinin yetersiz kalması, Türkçülüğün güç kazanmasına zemin hazırlamıştır. Ancak bu fikir akımı, II. Abdülhamid döneminde ciddi bir baskıyla karşılaşmıştır. Abdülhamid’in Panislamist siyaseti doğrultusunda yalnızca gayrimüslim unsurların değil, Türk milliyetçiliğinin de denetim altına alınması hedeflenmiş; Türk dili, tarihi ve kültürü üzerine yapılan çalışmalar sınırlandırılmıştır. Buna rağmen Türkçülük düşüncesi tamamen ortadan kalkmamış, özellikle II. Meşrutiyet sonrasında yeniden yükselişe geçmiştir.
Bu süreçte Türkçülük fikri içerisinde farklı yorumlar ortaya çıkmıştır. Ziya Gökalp Türkçülüğü kültürel bir milliyetçilik olarak ele alırken, Hüseyin Nihal Atsız gibi ikinci kuşak Türkçüler daha sert, daha siyasî ve daha geniş coğrafyayı hedefleyen bir Turancılık anlayışını savunmuştur. Turancılık, yalnızca Anadolu’daki Türkleri değil, bütün Türk topluluklarını tek bir siyasî veya kültürel birlik altında toplama idealine dayanıyordu. Özellikle Sovyet hakimiyeti altında yaşayan Türk topluluklarının varlığı, bu düşüncenin uluslararası boyut kazanmasına yol açmıştır.
Ancak Mustafa Kemal Atatürk, Türkçü düşünceye yakın olmasına rağmen Turancılık konusunda son derece temkinli bir tavır benimsemiştir. Mustafa Kemal Paşa’nın yaklaşımı, ideolojik romantizmden ziyade devlet aklına ve jeopolitik gerçekliğe dayanmaktadır. O, Osmanlı Devleti’nin uzun yıllar boyunca hayalci politikalar nedeniyle yıprandığını düşünmüş, yeni kurulan Türkiye Cumhuriyeti’nin ise öncelikle kendi varlığını koruması ve güçlendirmesi gerektiğine inanmıştır. Bu nedenle Turancılık gibi sınır aşan idealleri devlet siyaseti haline getirmenin Türkiye için ciddi riskler doğuracağını değerlendirmiştir.
Nitekim Mustafa Kemal Paşa’nın 1 Aralık 1921 tarihinde TBMM’de yaptığı konuşma, bu yaklaşımın en açık örneklerinden biridir. Paşa, Panislamizm ve Panturanizm gibi genişlemeci ülkülerin Türkiye’yi uluslararası baskı altına sokacağını belirtmiş, yapılması mümkün olmayan hedeflerin propaganda malzemesi haline getirilmesini eleştirmiştir. Ona göre devlet yönetiminde esas olan, gerçekçi hedefler belirlemek ve millî sınırlar içerisinde güçlü bir devlet kurmaktır. Bu yaklaşım, Misak-ı Millî anlayışıyla da doğrudan bağlantılıdır.
Mustafa Kemal Paşa’nın Turancılığa mesafeli yaklaşmasının temel sebeplerinden biri, Türkiye’nin içinde bulunduğu tarihî şartlardır. 1911 Trablusgarp Savaşı’ndan başlayarak Balkan Savaşları, I. Dünya Savaşı ve Millî Mücadele’ye kadar yaklaşık on bir yıl boyunca kesintisiz savaş yaşayan Türk milleti, ekonomik ve toplumsal açıdan büyük bir yıkıma uğramıştır. Cumhuriyet kurulduğunda öncelikli mesele yeni savaşlar değil, kalkınma ve devletin kurumsallaşmasıydı. Bu nedenle Atatürk için “sulh”, yalnızca ahlakî bir ideal değil, aynı zamanda devletin yaşaması için zorunlu bir stratejiydi.
Turancılık fikrinin özellikle Sovyetler Birliği açısından ciddi bir tehdit olarak algılanacağı açıktı. Çünkü Sovyet hakimiyeti altında Azerbaycan, Türkistan ve Kafkasya gibi geniş Türk nüfuslarının yaşadığı bölgeler bulunuyordu. Mustafa Kemal Paşa, yüzyıllar boyunca süren Türk-Rus savaşlarının ortaya çıkardığı ağır sonuçları görmüş bir asker ve devlet adamıydı. Bu sebeple Sovyetler’i doğrudan karşısına alacak bir siyasetin Türkiye’ye zarar vereceğini düşünmüştür. Özellikle Millî Mücadele sırasında Sovyet desteğinin hayati öneme sahip olması ve 1925 Dostluk Antlaşması’yla iki ülke arasında denge kurulması, Ankara yönetiminin daha dikkatli hareket etmesine neden olmuştur.
Dolayısıyla Mustafa Kemal Paşa’nın Turancılığı reddetmesi, Türk dünyasına ilgisizliğinden değil; yeni kurulan devletin güvenliği, istikrarı ve bağımsızlığına öncelik vermesinden kaynaklanmaktadır. O, bir fikir adamından ziyade, savaşlardan çıkmış bir ülkenin devlet başkanı olarak hareket etmiştir. Bu nedenle hamasî söylemler yerine uygulanabilir politikaları tercih etmiş, Türkiye’yi uluslararası çatışmaların merkezine çekebilecek ideolojik hedeflerden uzak durmuştur.
Paşa’nın şu sözleri, bu yaklaşımın özeti niteliğindedir:
“Efendiler, büyük ve hayalî şeyleri yapmadan yapmış gibi görünmek yüzünden bütün dünyanın husumetini, garazını, kinini bu memleketin ve bu milletin üzerine celbettik…”
Bu ifade, Atatürk’ün dış politikadaki temel anlayışını göstermektedir. Ona göre devlet yönetimi, romantik idealler değil; güç dengesi, gerçekçilik ve millî menfaat esasına dayanmalıdır. Bu yüzden Atatürk, Türkçülüğü kültürel ve millî bir bilinç olarak desteklemiş; ancak Turancılığı devletin resmî siyaseti haline getirmemiştir.
Sonuç olarak Mustafa Kemal Paşa’nın Turancılığa karşı tavrı, ideolojik bir reddiyeden ziyade pragmatik ve stratejik bir devlet anlayışının ürünüdür. Türk dünyasına yönelik kültürel bağları inkâr etmemiş, fakat Türkiye Cumhuriyeti’nin geleceğini hayalci yayılmacı politikalar üzerine kurmayı doğru bulmamıştır. Cumhuriyet’in ilk yıllarında izlenen barışçı dış politika ve “Yurtta sulh, cihanda sulh” ilkesi de bu düşüncenin doğal bir sonucudur. Bu nedenle Atatürk’ün Turancılık karşısındaki tutumu, dönemin uluslararası şartları, Türkiye’nin iç durumu ve devletin bekası çerçevesinde değerlendirilmelidir.