İçimizdeki Şeytan benim için yalnızca okunup bitirilen bir roman olmadı; insanın kendi karanlığıyla yüzleşmesini anlatan derin bir iç hesaplaşma gibiydi. Sabahattin Ali, Ömer’in iç dünyasını anlatırken aslında birçok insanın sustuğu korkulara ve kaçışlarına ayna tutmuş diye düşündüm. Kitabı okurken en çok hissettiğim şey, insanın bazen kendi zayıflıklarını kabullenmek yerine suçu görünmez bir “şeytan”a yüklemeyi seçmesiydi.
Ömer karakteri bende hem kızgınlık hem de acıma duygusu uyandırdı. Sürekli bir şeylerden kaçması, karar verememesi ve kendi hayatının sorumluluğunu tam anlamıyla üstlenememesi bana insanın kendine yenilmesinin ne kadar ağır bir şey olduğunu düşündürdü. Macide ise romanın içinde karanlığın arasındaki sakin bir ışık gibiydi. Onun sevgisi, anlayışı ve kırılganlığı beni en çok etkileyen şeylerden biri oldu. Fakat zamanla şunu hissettim: Bir insanı sevmenin, onu kurtarmaya her zaman yetmediği çok acı bir gerçekti.
Roman boyunca yalnızca karakterleri değil, kendimi de sorguladım. İnsan gerçekten bütün hatalarının sebebini dış dünyada mı arar, yoksa en büyük savaşını kendi içinde mi verir? Kitap bittiğinde aklımda kalan en güçlü düşünce buydu. Çünkü bana göre romandaki “şeytan”, doğrudan insanın korkuları, bencilliği ve yüzleşemediği taraflarıydı.