… belki de bazı hayatlar gerçekten önce gerçeklikte değil, insanın inatla vazgeçmeyen zihninde doğuyordur. (franz kafka)
bazen insanın hayatını değiştiren şey, herkesin saçma bulduğu bir düşünceye fazla uzun süre tutunması oluyor… içinde açıklayamadığın bir his var.
sanki daha yaşanmamış bir geleceğin yasını değil de anısını taşıyorsun. sanki henüz olmamış bir hayatı özlüyorsun.
insanlar sana “büyük hayal kur” der, “hedefini yüksek tut” der. ama kimse sana nasıl o hayale bu dünyada, kimsenin desteklemediği bir anda, elinde hiçbir kanıt yokken inanabileceğini öğretmez.
çünkü o inanç öğrenilen bir şey değildir. kazanılan da değildir. sadece, insanın içinde bir yerlerde, mantığın tamamen çöktüğü o noktada, bir delilik olarak kalır.
dışarıdan bakan biri için sahiden komiktir bu. cebinde beş kuruş yoktur ama sen bir gün o arabayı alacağına inanırsın. etrafta senden daha yetenekli, daha bağlantılı, daha şanslı insanlar başarısız olurken sen hala olacak dersin.
arkadaşların “biraz gerçekçi ol” der, annen “gereksiz hayaller peşinde koşma” der, hatta sevgilin bile “sen biraz fazla hayal dünyasında yaşıyorsun” der. ve sen onlara cevap veremezsin. çünkü elinde hiçbir şey yoktur.
sadece göğüs kafesinin içinde, tam kalbinin sol tarafında, adını koyamadığın bir ısrar vardır. bir inat. bir “ben bilirim” hali. işte o an, eğer o ısrarın peşinden gidersen, “arsız” olursun.
ve arsızlık çok önemli bir şey. çünkü dünya, insanlara haddini bilmeyi öğretmek için harika bir sistem kurmuş. daha okul sıralarında başlıyor. “çok konuşma”, “göze batma”, “kim olduğunu unutma”.
bu cümleler o kadar sinsi ki, zamanla içselleşiyor. öyle ki bir gün geliyor, sen kendi hayalini kendine bile anlatmaktan utanır oluyorsun. kendini en çok, kimsenin görmediği bir şeye inandığında yalnız hissediyorsun.
ve bu yalnızlık, dağın zirvesindeki yalnızlıktan farklıdır. bu, bir odada on kişi arasında yalnız kalmaktır. herkes aynı şeyi konuşurken, senin aklında bambaşka bir şey vardır ve bunu söylemeye kalksan “aman ne saçma” bakışları alırsın.
en çok da o bakışlar acıtır. çünkü o bakışlar aslında sana “sen de bizim gibisin, neden farklı olmaya çalışıyorsun?” der. ve sen belki o an ufak bir ölürsün içten içe.
önce inanç gelir, kanıt sonra gelir. hep öyle olmuştur. kanıt geldikten sonra inanmak zaten kolaydır.
asıl marifet, ortada hiçbir şey yokken o inancı koruyabilmektir. işte o yüzden “arsız inanç” deyince şaka yapmıyorum. çünkü gerçekten arsız olman lazım. utanmadan, sıkılmadan, yeri geldiğinde komik duruma düşme pahasına, o ihtimalin peşinden gitmen lazım.
bazı insanlar direkt başarısız olmuyor. sadece çevresinin korkularını kendi sesi sanıyor.
annenin korkusu senin kaderin oluyor. arkadaşının cesaretsizliği senin sınırın oluyor. başka insanların yarım kalmış hayatları senin gerçeklik algına dönüşüyor.
sonra biri çıkıp “ben farklı bir hayat istiyorum” dediğinde herkes rahatsız oluyor. çünkü insan en çok, kendi susturduğu tarafı başkasında görünce huzursuz olur.
o yüzden “delusional” olmak bazen gerçeklikten kopmak değil, başkalarının korkularını gerçeklik sanmayı reddetmektir.
… insanlar sonuca alkış tutuyor ama kimse başlangıçtaki yalnızlığı konuşmuyor.
peki nasıl yapacağız bu “delusional” olma işini? sihirli bir formül yok. “her sabah aynaya bak ve ‘ben başaracağım’ de” gibi boş laflar etmeyeceğim. çünkü o laflar işe yaramıyor, biliyorum.
insanın kendine ihanet etmesi kadar acı veren bir şey yoktur. denedin, olmadı, kaybettin, üzüldün, tozunu attın, yoluna devam ettin, bu iyidir, insanidir.
ama içinde bir şey varken “yapamam” deyip o şeyi orada bırakmak. işte o pişmanlık yıllar sonra gecenin bir vakti karşına çıkar, “hatırladın mı?” der.
ve o an boğazın düğümlenir, çünkü bilirsin ki aslında deneyebilirdin. denemekten zarar gelmezdi. en kötü “olmadı” derdin. ama o an, o korku anında, en çok kendi hayallerine ihanet ettin.
sana büyük hayal kur demiyorum. hayalin ne kadar büyük olduğu önemli değil. önemli olan, o hayale olan inancının ne kadar arsız olduğu.
yani dünya “yapamazsın” derken, senin “yaparım” diye ısrar edebilme kapasiten. bunu kimse senden alamaz. ne ekonomik krizler, ne aile baskısı, ne arkadaşların alaycı bakışları. o inanç seninse, seninle kalır. yeter ki sen onu bırakma.
kimse senden büyük şeyler başarmanı beklemiyor. kimse senden destansı zaferler istemiyor. sen bu kocaman dünya içinde yaşayacak ve ölecek birisin. sadece o küçücük, mantıksız, delice inancı bırakma.
kendine ihanet etme. çünkü dünya zaten bir şekilde dönüyor. senin o inancın olmasa da olur. ama o içindeki küçük ışıltıyı kaybetme. gerisi hikaye. senin hikayen. ve onu yazacak olan, senden başkası değil.
“asıl mesele ortada hiçbir sonuç yokken bile kendini o hayatın içinde hissedebilmektir. daha olmadan inanmak. herkes kanıt ararken, senin içinde açıklayamadığın bir kesinlik olması. ve bazen dünya, tam olarak bu kadar inatçı insanların etrafında şekillenir.”
SUBSTACK/ sevgili günlük- May 13
Kaynak: open.substack.com/pub/sevgiligunl...